SON SÖZ
İslâm cihânşümûl bir dünyâ görüşü olması sebebiyle, onun fikir manzûmesinde beşerî davranışları tanzîm eden, hukuk, ahlâk, iktisat gibi bütün sahalara dâir kâidelerin bulunması tabiîdir. Bu kâidelerin, en basitinden en mükemmeline, en müşahhasından en mücerredine kadar her meseleyi ihtivâ etmesi zarûrîdir. Bunlardan bir kısmı, herkesi alâkadar eden basit ve dünyevî meseleler olduğu hâlde, bâzıları da seviyeli idrâkleri bile acziyet içinde bırakan ulvî derinlikler ve sır âlemine âit gerçeklerdir. İşte böyle meseleleri ele alıp incelemekteki güçlük, îzâha ihtiyaç hissettirmeyecek kadar açıktır. Hele bu, meçhûl muhâtaplara mektup yazmak demek olan kitap telifi şeklinde olursa, zorluk daha da artar.
Bu iş, bir bakıma yamaçlara tırmanmayı ve yokuşlarda susamayı göze almak demektir. Muhakkak ki bu girift ve mücerred gerçekleri, akıl, ilim ve lisânın mahdut imkânları dâhilinde ortaya koymaya çalışmak, pek çok insanın vazgeçemediği bir meşgale olmuşsa da, bunda kâmil mânâsıyla bir muvaffakıyet elde etmek de mümkün değildir.
Diğer taraftan, bu meseleler beşer tâkatini aştığı için; “Bir şeyin tamamı elde edilemiyor diye, elde edilebilen kısmını da terk etmek gerekmez.” İslâmî kâidesine riâyetle hareket edilmelidir. Muhterem okuyucularımızdan, bizi de buna riâyet etmiş telâkkî ederek, idrak ve îzahtaki noksanlıklarımızı mâzur görmelerini istirhâm ederiz.
Ayrıca şunu da ifâde edelim ki, beşerî idrak ve muhâkeme, bu âlemden aldığımız intibâlarla cereyân eder. Bu itibarla, müşâhedesi imkânsız olan mücerred hakîkatler için yanılmamak veya onları fire vermeden îzah edebilmek mümkün değildir. Tıpkı bunun gibi, bir yaratılış hârikası olan Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hakîkatinin ve O’nun kıyâmete kadar devâm edecek en büyük mûcize olarak getirdiği Kur’ân-ı Kerîm’in, beşer tâkati ile bütün esrârına vâkıf olunabilmesi ve bunların kâmil mânâda îzâh edilebilmesi mümkün değildir.
Nitekim cennet, cehennem ve emsâli tasvirler, aslı ancak Hak Teâlâ’nın ilminde olan bir keyfiyetin bizim idrâkimize göre ifâde olunmasından ibârettir. Dînin bütün metafizik hakîkatleri husûsunda akıl ve kalb-i selîm ile yapılan değerlendirmeler, doğrudur, lâkin eksiktir. Doğrudur; bu âlemden alınan intibâlara göre îzâhı ve idrâki ancak bu kadar mümkündür. Eksiktir; çünkü bu âlemde müşâhede edilen benzer keyfiyetlerle, onları mukâyese zemîninde kullanarak kavrayabildiğimizi sandığımız keyfiyetlerin arasındaki fark, sonsuz kere sonsuzdur. Bu gibi gerçekler için, başka idrak, iz’ân ve imkân ile müsâit vâsıtalara ihtiyaç vardır. Meselâ “ru’yet-i cemâlullâh: Allâh’ın cemâlini seyretmek”… Acaba âhirette mü’minler için vâkî olacak bu keyfiyetin, “ru’yet” kelimesiyle ifâde edilmesi nâkıs değil midir? Çâresiz nâkıstır, lâkin bu kelimeyle îzâhı, beşer idrâkine göre ifâde etme zarûretinin bir îcâbıdır.
Bunun içindir ki, hakîkat bir okyanus kadar geniş olsa da, insanların ona daldırdıkları kabın hacminden fazla bir şey alabilmeleri mümkün değildir! Bir bardağa bir deryâyı sığdırmanın mümkün olmadığı gibi… Lisân da bir kap, beyin de bir kap, görmek husûsunda göz de bir kap… Hepsi de ilâhî kudret ve azametin tam mânâsıyla idrâki husûsunda acziyete mahkûm!..
Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede beşer idrâki ile kavranması mümkün olmayan azametini şöyle tasvîr etmektedir:
“Şâyet yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz ilâve edilerek (mürekkep olsa) yine Allâh’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak gâlip ve hikmet sahibidir.” (Lokman, 27)
Düşünmek lâzımdır ki; sonsuz kere sonsuz ilâhî saltanat ve azamet deryâsı karşısında beşerin kabının hacmi ne kadardır?
Öte yandan idrak ve îzahların zaafiyetlerinin hatırı için hakîkat tahdîde uğrayacak değil ya!..
Öyleyse hakîkati istiâb husûsunda en geniş imkâna sahip olan sükûta dönerek sözü burada noktalamak mecbûriyetindeyiz…
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetine bürünmekten başka çâremiz yoktur! Bütün çâresizlerin yegâne çâresi Allah Teâlâ’dır.
Acziyet okyanusunda “imdat yâ Rabbî!..”
Dahîlek yâ Rasûlallâh!..
