İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Rahmet Peygamberi’nin Hizmetçi ve Kölelere Muâmelesi

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bilhassa hizmet eden insanlara ve kölelere (harp esirlerine) çok şefkatli idi. Ashâbına:

“Onlar sizin kardeşlerinizdir; yediğinizden yedirin, içtiğinizden içirin!” buyururdu. (Müslim, Eymân, 36-38)

Köle âzâd etmeyi teşvik ederek, bunun büyük bir ibâdet olduğunu söylerdi.

Birgün Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın -gafleten- kölesine sert davrandığına şâhid oldu. Çok üzüldü ve:

“Yâ Ebâ Zer! Sen hâlâ câhiliye âdeti üzerinde misin?!” diye sordu. Devamla:

“Allâh’ın yarattığına zarar verme! Meşrebine uymuyorsa onu âzâd et; fazla yük yükleme; yüklediğinde ise ona yardımcı ol!” buyurdu. (Buhârî, Îmân, 22; Müslim, Eymân, 38; Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124)

Bir kişi, kölesi ile câriyesini evlendirmişti. Daha sonra onların boşanmalarına teşebbüs etti. Köle, durumu Allah Rasûlü’ne arz etti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- minbere çıkarak:

“Ey insanlar, bâzılarına ne oluyor ki kölesini câriyesi ile evlendiriyor, sonra da onları ayırmak istiyor?! Şunu bilin ki, boşama hakkı kocaya âittir!” buyurdu.[79] (İbn-i Mâce, Talâk, 31; Taberânî, Kebîr, XI, 300)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbından, kölelerin kusurlarını dâimâ affetmelerini isterdi. Öyle ki, ashâb-ı kiramdan kendisine gelerek:

“–Hizmetçimizin kusurlarını ne kadar affedelim?” diye soran sahâbîye:

“–Onu her gün yetmiş defâ affediniz!” cevâbını vermiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5164; Tirmizî, Birr, 31/1949)

Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir elbise dükkânına varıp sahibinden dört dirheme bir gömlek satın almıştı. Gömleği giyerek dışarı çıktı. O esnâda Ensâr’dan bir zât ile karşılaştı. O kişi:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana bir gömlek giydir, Allah Sana cennet elbiseleri giydirsin!” dedi.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemen üzerindeki gömleği çıkarıp o sahâbîye giydirdi. Dükkâna geri dönerek dört dirheme bir gömlek daha aldı. Yanında iki dirhemi kalmıştı.

Yolda giderken, ağlamakta olan bir câriye gördü ve:

“–Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Câriye:

“–Yâ Rasûlallâh! Yanlarında çalıştığım âile bana iki dirhem verip un almaya göndermişti, parayı kaybettim!” dedi.

Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kalan iki dirhemi de ona verdi. Dönüp giderken kızcağızın hâlâ ağlamakta olduğunu gördü. Yanına çağırıp:

“–Niçin ağlıyorsun, dirhemleri aldın?!” buyurdu. Kızcağız:

“–Geciktiğim için beni döverler diye korkuyorum!” dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onunla birlikte, hizmet ettiği âilenin evine kadar gitti ve selâm verdi. Evdekiler, Efendimiz’in sesini tanıdılar, ancak cevap vermediler. Peygamberimiz ikinci kez selâm verdi, yine karşılık vermediler. Üçüncü selâmında; “ve aleyküm selâm” diyerek büyük bir sevinçle dışarı çıktılar. Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“–İlk selâmı duydunuz mu?” buyurdu.

“–Evet, duyduk yâ Rasûlallâh, ancak bize çokça selâm verip bizi bereketlendirmenizi arzu ettik. Sizi buraya kadar getiren nedir, annelerimiz-babalarımız Sana fedâ olsun?!” dediler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bu kızcağız sizin kendisini dövmenizden korktu.” bu­yurdu.

Câriyenin sahibi hemen:

“–Mâdem Siz onunla birlikte buraya kadar teşrîf ettiniz, mâdem Siz’in buraya gelmenize vesîle oldu, o artık Allah için hürdür!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onları hayırla ve cennetle müjdeledi. Sonra da şöyle buyurdu:

“–Allah on dirheme ne kadar da bereket lutfetti. Onunla Nebî’sine ve Ensâr’dan bir kuluna birer gömlek giydirdi ve bir köleyi de âzâd eyledi. Allâh’a hamd olsun! Bütün bunları kudretiyle bizlere lutfeden O’dur.” (Heysemî, IX, 13-14)[80]

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönlü, köle ve hizmetçilerin incinmesine aslâ râzı olmazdı. Buyurmuşlardır ki:

“Köle ve hizmetçilerine kötü muâmelede bulunan kimse cennete giremez.” (Tirmizî, Birr, 29/1946; Ahmed, I, 7)

“Onlara, evlâtlarınıza ikrâm ettiğiniz gibi iyilikte bulunun!” (İbn-i Mâce, Edeb, 10)

“Birinize hizmetçisi yemeğini getirince, onu beraber yemek üzere sofrasına oturtmayacaksa, hiç olmazsa bir iki lokma veya yiyecek bir iki şey versin. Zîrâ yemeğin harâretini ve zahmetini o çekmiştir.” (Buhârî, Et’ime, 55; Tirmizî, Et’ime, 44)

Allah Teâlâ, onları efendilerine hizmetçi ve köle tâyin etmiştir. Dileseydi, efendilerini onlara hizmetçi yapardı!..

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kölelere karşı merhameti o hadde varmıştı ki, bir kimsenin onlar hakkında; «kölem, câriyem» demesine dahî gönlü râzı olmaz, müslümanların İslâm ahlâkı çerçevesinde; «oğlum, kızım» diye hitâb etmelerini tavsiye ve emir buyururdu. (Müslim, Elfâz, 13-15; Ebû Dâvûd, Edeb, 83/4975, 4976)

Bizzat kendisi, köleler, hizmetçiler ve fakirlerin arasına girer, onlarla konuşur, dâvetlerine icâbet eder, hastalarını ziyâret eder ve cenâzelerine katılırdı.

Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz şöyle der:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in son vasiyetlerinden biri şu oldu:

“Aman namaza dikkat ediniz! Aman namaza dikkat ediniz! Emriniz altındaki kişilerin haklarına riâyet ediniz!”

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu sözleri o kadar tekrarladı ki, mübârek lisânı söyleyemeyecek hâle gelince, bunları içten içe tekrar etmeye başladı. (Ahmed, VI, 290, 315. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1; Beyhakî, Şuab, VII, 477)

*

Bu arada şu husûsu da belirtmek gerekir:

İslâm’da köleliğe âit hükümlerin mevcûdiyetinin bir hikmeti de, insanoğlu var oldukça ortadan kalkması imkânsız bulunan harpler ve bunların tabiî bir neticesi olarak mevcut olagelen harp esirleridir. İslâm nizâmının en belirgin vasfı, şefkat ve merhamet olduğu için, harp esirlerinin de hür insanlar seviyesine yükseltilmesini ister.

Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, köleleri hürriyete kavuşturmaktan ve onların hayat seviyesini insanlık haysiyetine yaraşır bir duruma yükseltmekten büyük bir haz duyardı. Bunun en güzel örneği, Zeyd bin Hârise’ye olan muâmelesidir:

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine Hazret-i Hatice annemizin hediyesi olan Zeyd bin Hârise’yi âzâd eylemiş, ayrıca onu, babasını veya kendisini seçmekte serbest bırakmıştı. Zeyd de, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in maddî kuvvet ve kudretinin olmadığı, henüz peygamberlikle de vazîfelendirilmediği bir devrede, kendisini almaya gelmiş olan babasına ve amcasına; “Sizler benim babam ve amcamsınız, lâkin ben O’ndan ayrılamam.” diyerek Peygamber Efendimiz’i tercih etmişti.

Daha sonra bu sahâbî, liyâkati sebebiyle sahâbe arasında pek mümtaz bir mevkiye sahip oldu. Öyle ki, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu, Bizans’a karşı yapılan Mûte Harbi’nde İslâm ordusunun baş kumandanı tâyin eyledi. Muhârebede baş kumandan olarak büyük fedâkârlıkla çarpışan Hazret-i Zeyd de, nihâyet şehâdet rütbesiyle müşerref olarak ardında, gökteki yıldızlar misâli parlak bir hayat bıraktı. Kısaca onun hayâtı, İslâm’ın bereketiyle Hazret-i Yûsuf gibi “kölelikten sultanlığa” şeklinde ifâde edebileceğimiz bir seyir göstermiştir.

İslâm, tekâmülcü bir sistemdir. Bunun için İslâm, bir müessesenin kendisinden evvelki müsbet yönlerini reddetmez; güzelliklerini geliştirir, menfîliklerini de ıslâha çalışır. O, ortaya koyduğu temel prensiplerle, eskinin müsbet mevcutlarını muhâfaza etmekte beis görmez. Bu ölçü dâhilinde ıslâha muhtaç olan bir müesseseyi kaldırıp atmak yerine, ihyâ etmeyi tercih eder.

Ancak kendinden ve dâvâsından emîn olanların başvurabileceği bir metod sebebiyledir ki, ictimâî nizâmı sarsacak ânî değişiklikler, yerine getirdiği prensipleri zamanın akışına yayar. Kitlenin hazım kâbiliyetini zorlamaz. Böylece muhtemel aksülamelleri bertaraf etmiş olur. Bu zihniyetin en tipik misâli, İslâm’ın kölelik müessesesindeki ıslâhıdır. İslâm, bir zulüm müessesesi hâline gelmiş bulunan köleliği, “ancak isimden ibâret” bırakarak, zamanla tabiî bir sûrette ortadan kalkmasını sağlayacak bir fazîletin içine yerleştirmiştir.

Sırf ismen ve belli bir müddet için muhâfaza etmesine bakarak, İslâm’ın köleliği kabullendiği yolundaki bir mütâlaa, cehâlet veya garezkârlıktan başka bir şey değildir. Zîrâ kölelere âit yeni ve İslâmî kâideler, onları asrımızın hür addolunan, fakat kapitalizm veya komünizmin acımasız pençesinde âdeta sömürülen “modern sanâyinin işçileri”nden daha hür, daha insânî ve daha vicdânî bir seviyenin saâdetine kavuşturmuştur.

İslâm, çeşitli suçların keffâreti olarak köle âzâd etmek usûlünün yanında, köleyi sahibi için bir istifâde unsuru olmaktan çıkarır. Ve kölenin hür insanlardan fazla bir farkı kalmaz. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, köleye yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek gibi külfetlere ilk katlanan bu dînin en mükemmel tatbîkatçısı olmuştur. Bir zulüm müssesesi olan kölelik, İslâmî merhamet ve şefkatin bir bereketi olarak kul hakkı endişesiyle zaman içinde ehemmiyetini yitirmiştir. Birçok sahâbî, kul hakkından endişe ettikleri için kölelerini kısa zamanda âzâd etmişlerdir.

Şu hâdise, bunu gösteren güzel misallerden sadece biridir:

Bir adam Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in önüne oturdu ve şöyle dedi:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Benim kölelerim var. Durmadan bana yalan söylüyor, ihânet ediyor ve baş kaldırıyorlar. Ben de onlara hakaret ediyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden durumum ne olacak?”

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Onların sana karşı yaptıkları hıyânet, isyan ve yalanları ile senin onlara verdiğin cezâ hesaplanacak. Eğer senin verdiğin cezâ onların suçuna eşit olursa senin ne lehine ne de aleyhine bir şey yoktur. Eğer senin verdiğin cezâ onların suçundan az ise bu lehine fazîlet olacaktır. Eğer verdiğin cezâ onların suçunu aşarsa, o fazlalığı ödemek zorunda kalacaksın, ki bu senden kısas yoluyla alınacaktır.

Adam bir kenara çekilerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Allah Teâlâ’nın, «Biz, kıyâmet günü için adâlet terâzileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahî olsa, onu (adâlet terâzisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz (herkese) yeteriz.»[81] kavl-i celîlini okumuyor musun?”

Adam bunun üzerine şöyle dedi:

“–Vallâhi yâ Rasûlallâh, hem kendim hem de onlar için birbirimizden ayrılmaktan başka hayırlı bir yol kalmadı. Şâhid olunuz, onların hepsi de hürdür.” (Tirmizî, Tefsîr, 21/3165)

Gerçekten de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sahiplerinden, harp esirlerine tahsillerini yaptırmalarını ve onları âzâd edip evlendirmelerini isterdi. Kölelerine kötü ve kaba muâmele edenlerin cennete giremeyeceklerini bildirirdi. Yâni köleye iyi muâmelede bereket, kötü muâmelede ise felâket vardır.

*

Ashâb-ı kirâm, câhiliye devrinde ırkî asabiyet, efendilik-kölelik, zenginlik-fakirlik gibi dünyevî takıntıların kıskacında çeşitli sınıflara bölünmüş olarak birbirlerinin kanlarını içmeye hazır kimseler idi. Fakat İslâm’la şereflendiklerinde, birbirleriyle dillere destan bir kardeşlik iklîmi içinde yaşadılar. Onlar, insanların, bir tarağın dişleri gibi eşit olduğuna ve aralarındaki farkın ancak takvâ yönüyle olduğuna gönülden îmân etmişlerdi.

Şöyle ki:

Mekke fethinden sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Roma’ya karşı ikinci defâ harp kararı alınca, âzatlı kölesi Zeyd’in oğlu Üsâme’yi ordunun başına getirmişti. Üsâme o sırada yirmi yaşındaydı. Ordu, Hazret-i Peygamber’in vefâtı dolayısıyla hareketini geciktirdiyse de halîfelik makâmına getirilen Hazret-i Ebû Bekir’in emriyle sefere çıktı. Sahâbenin nice büyükleri, Kureyş’in eşrâfı, henüz yirmi yaşında olan bu genç kumandanın arkasında yürüdüler. Hattâ Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- halîfe olmasına rağmen, genç kumandan Üsâme’yi bizzat Medîne dışına kadar geçirdi; hem de yaya yürüyerek… Her ne kadar Hazret-i Üsâme, attan inip Hazret-i Ebû Bekir’i ata bindirmek istediyse de O:

“–Ey Üsâme! Seni Allah Rasûlü tâyin etti. Bırak ayaklarım cihad yolunda biraz tozlansın!” buyurdular. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, VI, 297-298; Ali el-Müttakî, X, 578-579/30268)

Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ellerinde yetişenler; köle, hür, fakir, zengin, efendi, hizmetçi, genç, yaşlı gibi ayrımlara tâbî tutulmuyor; herkes, ihlâs ve liyâkati nisbetinde en yüksek mevkîlere çıkabiliyordu.

Süveyd oğlu Mârûr anlatıyor:

“Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın üzerinde bir elbise gördüm. Kölesi de aynı elbiseyi giymişti. Bunun sebebini kendisine sordum. O da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

«Köleler, Allâh’ın emrinize verdiği kardeşlerinizdir. Kimin emri altında bir kardeşi olursa, ona, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçleri yetmeyecek işleri teklif etmeyin. Eğer ederseniz kendilerine yardım edin!» hadîs-i şerîfini nakletti. (Buhârî, Îmân 22, Itk 15; Müslim, Eymân 40)

İslâm, bu hususta getirdiği hükümlerle insanlık târihine kâ’bına varılmaz bir fazîleti armağan etmiştir.