Rahmet Peygamberi’nin Hayvanlara Karşı Muâmelesi
Câhiliye devrinin insanları, hayvanlara da çok insafsız ve merhametsiz davranırlardı. Canlı iken hayvanların -acımasızca- et ve kuyruğunu kesip yerler, hayvan dövüştürme müsâbakaları tertib ederlerdi. Bu vicdan zedeleyici manzaralara Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son verdi ve:
“Hayvan diri iken ondan kesilen parça, meyte (lâşe) hükmündedir, yenilmez.” buyurdu. (Tirmizî, Sayd, 12/1480)
Günümüzde de yapılmakta olan horoz dövüşleri, deve ve boğa güreşleri gibi merhameti zaafa uğratan âdetler, âdeta câhiliye devri kalıntılarıdır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birgün yolda yüzü dağlanmış bir merkep gördü, üzüldü ve:
“Allâh’ın lâneti onu dağlayanların üzerine olsun!” buyurdu. (Müslim, Libâs, 107)
İşâret olarak yapılan dağlamayı, hayvanların acı vermeyecek yerlerine yapılmasını tavsiye etti.
Karnı sırtına yapışmış (böğürleri çökmüş) bir devenin yanından geçerken de:
“Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birgün Ensâr’dan bir kimsenin bahçesine uğramıştı. Orada bulunan bir deve, Peygamber Efendimiz’i görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Efendimiz, devenin yanına gitti, kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. Deve sâkinleşti. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bu deve kimindir?” diye sordu. Medîneli bir delikanlı yaklaştı ve:
“–Bu deve benimdir ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Sana lutfettiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O senin, kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549)
Bir hadîs-i şerîflerinde Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“Size kimin cehennemden, cehennemin de o kimseden uzak olduğunu söyleyeyim mi?” diye suâl ettikten sonra şöyle buyurdular:
“O kimseler nâzik, müşfik, merhametli, cana yakın ve yumuşak olanlardır…” (Ahmed, I, 415)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda giderken bir grup insana rastlamıştı. Bunlar binek hayvanlarının üzerinde oldukları hâlde durmuş muhabbet ediyorlardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara şöyle buyurdu:
“Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde bırakıp istirahat ettirin! Onları, yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında durup muhabbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah -Tebâreke ve Teâlâ-’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, koyunu kulağından çekerek kesmeye götüren bir kimseye rastlamıştı. Hemen müdâhale ederek:
“–Hayvanın kulağını bırak, boynunun kenarından tut!” buyurdu. (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)
Yine Efendimiz, bıçakların iyice bilenmesini ve kesilecek hayvanlardan saklanmasını, onlara gösterilmemesini emretmiş ve:
“Biriniz hayvanı boğazlayınca bunu hızlı ve tam yapsın!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)
Nitekim birgün Peygamber Efendimiz koyun kesen bir adam görmüştü. Adam, kesmek üzere koyunu yere yatırdıktan sonra bıçağını bilemeye çalışıyordu. Bu katı ve duygusuz davranış karşısında Rasûl-i Ekrem Efendimiz adamı şöyle îkâz etti:
“Hayvanı defâlarca mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını, onu yere yatırmadan önce bilesen olmaz mıydı?” (Hâkim, IV, 257, 260/7570)
Bir defâsında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’ye gitmek üzere ihramlı olarak Medîne’den çıkmıştı. Üsâye mevkiine geldi. Burası Ruveyse ile Arc arasında bir yer idi. Burada, gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan gördü. Âlemlerin Efendisi, ashâbından bir şahsa, herkes geçinceye kadar ceylanın yanında bekleyip kimseye hayvanı tedirgin ve rahatsız ettirmemesini emretti. (Muvatta, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78)
Allâh’ın mahlûkâtına gösterilen bu engin merhametin bir misâli de şöyle tezâhür etmiştir:
Âlemlerin Efendisi, on bin kişilik muhteşem ordusuyla Mekke’ye doğru ilerliyordu. Arc mevkiinden hareket edip Talûb’a doğru giderken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu hayvanların başına nöbetçi dikti. Anne köpeğin ve yavrularının İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundu. (Vâkıdî, II, 804)
{
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- merhametli ve merhametsiz kişilerin durumunu hadîs-i şerîflerinde şöyle açıklamışlardır:
“Günahkâr bir kadın, çölde susuzluktan dili ile kumları yalayan bir köpek görmüştü. Ona merhamet edip ayakkabısı ile kuyudan su alarak köpeğin susuzluğunu giderdi. Cenâb-ı Hak da, bu kadının günahlarını affetti.
Diğer bir kadın da, kedisini umursamayıp aç bırakmıştı. (Hattâ yerin haşerâtını yemesi için bile ona müsâade etmemişti. Nihâyet) kedi açlıktan öldü. O kadın da bu merhametsizliği dolayısıyla cehennem yolcusu oldu!” (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Selâm 151, 154, Birr 133; Nesâî, Küsûf 14)
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu ölçülerle bir câhiliye toplumunu asr-ı saâdet toplumu hâline getiriyordu. Bir zamanlar, insanlara bile muâmelesi bozuk olan kimseler, hattâ kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler, netîcede hayvanâta kadar uzanan bir merhamet ve şefkat kutbu oluyorlardı.
Zîrâ kendilerine üsve-i hasene olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, küçük bir serçenin hakkına dahî riâyet ediyor ve sahâbîsini târifsiz bir merhamet ve hassâsiyet ile yoğuruyordu.
Abdurrahmân İbn-i Abdullah, babası Abdurrahman -radıyallâhu anh-’ın şöyle dediğini rivâyet eder:
“Biz bir seferde Rasûlullah -âleyhissalâtü vesselâm- ile beraber idik. Allah Rasûlü bir ara bir ihtiyacı için yanımızdan ayrıldı. O sırada Hummara denilen bir kuş gördük, iki tane de yavrusu vardı. (Kuş kaçtı) yavrularını aldık. Kuşcağız etrafımıza yaklaşıp çırpınmaya, kanatlarını çırpıp havada inip çıkmaya başladı. Rasûlullah -âleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz gelince:
«–Kim bu zavallının yavrusunu alıp ona ıztırap veriyor? Yavrusunu geri verin!» diye emretti.
Bir ara, ateşe verdiğimiz bir karınca yuvası gördü. (Bu hâli kabullenemedi; karıncaların yanık yuvası, ona derin bir muammâ oldu ve büyük bir teessürle):
«–Kim yaktı bunu?» diye sordu.
«–Biz!» dedik.
«–Ateşle azap vermek sadece ateşin Rabbine mahsustur.» buyurdu.”
(Ebû Dâvûd, Cihâd 112/2675, Edeb163-164/5268)
Avlanmak şer’an câizdir. Lâkin Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- 1400 sene evvel ekolojik dengenin korunmasını emrederek yavrulama zamanına dikkat edilmesini işâret buyurmuştur. Gelişigüzel avlanmak; anneyi vurup yavruları mahzun etmek veya yavruları alıp anneyi mahzun bırakmak, şefkat ve merhamet hislerini zedelemektedir.
Bu nebevî düsturların ortaya koyduğu bir hakîkat de şudur ki, kâmil bir mü’minin merhameti, vahşî hayvanları bile içine alacak derecede geniş ve derin olmalıdır. Zîrâ İslâm’da yılan ve akrep gibi zararlı hayvanların bile fazla azap çekmemeleri için bir vuruşta öldürülmeleri emir buyrulmaktadır:
“Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. İkinci vuruşta öldürürse daha az yazılır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır.” (Müslim, Selâm, 147; Ebû Dâvûd, Edeb, 162-163/5263; Tirmizî, Sayd, 14/1482)
Zararlı hayvanların öldürülmesinde dahî merhamet tavsiye edilmesi, kâ’bına varılmaz bir şefkat numûnesi değil midir?
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, hayvanlara müşfik davranmayı emretmenin yanısıra, onlara bedduâ edilmesini de hiç hoş karşılamazlardı. Nitekim Batn-ı Buvât Gazvesi’ne giderken Ensâr’dan bir adam, deveye binme sırası kendisine geldiğinde, yavaş giden deveye lânet etmişti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kim o devesine lânet eden?” diye sordu. Sahâbî:
“–Ben ey Allâh’ın Rasûlü!” deyince, Efendimiz:
“–İn o deveden!
Artık lânetli deveyle bize yoldaşlık yapma! Sakın kendinize bedduâ etmeyin; çocuklarınıza ve mallarınıza da bedduâ etmeyin!
Zîrâ dileklerin kabûl edildiği zamana denk gelir de Allah bedduânızı kabûl ediverir.”
buyurdu. (Müslim, Zühd, 74)
Bu hadîs-i şerîf de, İslâm’daki merhamet ufkunun sonsuzluğunu ifâde etmektedir.[82]
Rasûlullâh’ın
ahlâkıyla ahlâklanarak “sultânu’l-ârifîn” lakabıyla meşhûr olan Bâyezîd-i Bistâmî, ilâhî muhabbetten o kadar hassaslaşır ve incelirdi ki, Yaratan’dan ötürü yaratılanların ıztırâbını sînesinde hissederdi:
Birgün, önünde bir merkebi öyle dövdüler ki, hayvanın arkasından kan boşandı. O anda Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin de baldırlarından kan sızmaya başladı.
Yine Bâyezid-i Bistâmî’nin merhamet ve şefkatte fânî olmasını gösteren şu hâdise de çok ibretlidir:
Bâyezîd-i Bistâmî -kuddise sirruh-, yolculuk esnâsında bir ağacın altında biraz istirahat ettikten sonra yoluna devâm etti.
Yolda torbaların üzerinde, dinlendiği yerden geçen birkaç karıncanın gezindiğini gördü. Onları yurtlarından mahrum etmemek ve onlara gurbet hayâtı yaşatmamak için geri döndü. Dinlendiği yere geldi; karıncaları eski yerlerine bıraktı.
Bu hâl, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkında fânî olmayı gösteren güzel bir numûnedir.
Zîrâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in beyanları bu hususta îkaz ve irşâd edici nice ifâdelerle doludur. Nitekim O Rahmet Peygamberi:
“Rıfktan (yumuşaklık ve güzel muâmeleden) mahrum olan, her türlü hayırdan mahrumdur…” buyurmuştur. (Müslim, Birr, 76)
Bir müslümanın en belirgin vasfı merhamettir. Her zaman bir işe başlarken çektiğimiz besmelede, Allah Teâlâ bize kendisinin merhamet sahibi olduğunu telkîn eder. Merhamet, müslümanın şahsiyet özelliğidir.
İslâmda hayvanâta karşı bile bu denli merhamet ve hassâsiyet telkîn edilmesi, mü’minlerin, mahlûkâtın en şereflisi olan insana bakış tarzında müstesnâ bir gönül kıvâmına ermelerine vesîle olmuştur.
Allah dostlarından Fudayl bin Iyâz’ın şu hâli, kâmil bir mü’minin gönül kıvâmına ne güzel bir misâldir:
Kendisini ağlarken gördüler:
“–Niçin ağlıyorsun?” dediler. O da:
“–Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyâmette rezîl olmasındandır…” buyurdu.
Bütün bu hâller, Muhammedî bir kalp terbiyesinin, ne ince ve zarîf tezâhürleridir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de sizlere merhamet etsin!” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Birr, 16/1924)
