İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Rahmet Peygamberi’nin Hayâtında Nezâfet, Nezâket, Şefkat ve Merhamet

Birçok sahâbînin rivâyetine göre, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en güzel huylusu olup en nâzik davrananıydı. Her zaman mütebessim idi. Yüzünde parıldayan bir aydınlık ve nûr vardı.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o kadar rikkatle incelmiş hassas bir kalbe sahipti ki, birgün yere tüküren bir adam gördüler. Mübârek sîmâları birdenbire kızardı ve kalakaldılar. Sahâbe koşuştu. Tükrüğün üstünü örttü. Ancak ondan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yoluna devâm etti.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, elbisesinin temiz olmasının, müslümanın Allah katındaki üstün değerine işâret ettiğini belirtmiş, beyaz elbise giyilmesini ve ölülerin bununla kefenlenmesini tavsiye etmiş, zîrâ bunun daha temiz, güzel ve daha hayırlı olduğunu ifâde buyurmuştur.[41]

Elbiselerin düzeltilmesini emreden, giyim-kuşamda pejmürdeliği hoş görmeyen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, saç ve sakalların dağınıklığını da tasvîb etmezlerdi. Nitekim bir seferinde Rasûlullah mesciddeyken, saçı-sakalı karışmış bir adam çıkagelmişti. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, eliyle ona saç ve sakalını düzeltmesini işâret etti. Adam, bu emri yerine getirdiğinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bu hâl, herhangi birinizin şeytan gibi saçı-başı dağınık dolaşmasından daha güzel değil mi?” buyurdular. (Muvatta, Şaar, 7; Beyhakî, Şuab, V, 225; Aliyyü’l-Kârî, Mirkât, VIII, 261)

Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birgün saçı-başı darmadağınık bir adam görmüşlerdi. Hayretle:

“Niçin bu adam saçlarını yıkayıp taramıyor?” buyurdular.

Üzerinde kirli elbiseler bulunan bir kimseyi gördüklerinde de:

“Bu zât elbiselerini yıkayacak su bulamıyor mu?” buyurarak müslümanların temiz ve tertipli olmaları gerektiğini ifâde ettiler. (Ebû Dâvûd, Libâs, 14/4062; Nesâî, Zînet, 60)

Peygamber Efendimiz’in zarif hâlini sergileyen şu rivâyet ne güzeldir:

Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in huzûruna, bey’at etmek için gitmiştik. Huzûr-i âlîlerinden ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana:

«–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü O’ndan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nûr saçılıyordu.»” (Heysemî, VIII, 279-280)

Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Görgüsüz bir bedevî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sebepsiz yere üç kere seslenmişti. Onun bu gönül sıkıcı tavrına rağmen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bedevînin her seslenişinde; «Buyur!» diye mukâbelede bulunarak muhâtabının kabalığına karşı dâimâ nezâketle davrandı.”

(Heysemî, IX, 20)

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- rûhlarının nezâket ve derinliği sebebi ile, hırpânîlikten çok rahatsız olurlardı.

Bir başka sefer, yine üstü-başı dağınık olarak huzûruna gelen bir adama:

“Malın var mı? Hâlin-vaktin nasıl?” diye sormuş, adamın maddî durumunun iyi olduğunu bildirmesi üzerine:

“O hâlde, Allah sana mal verince, eseri üzerinde görünsün!” diye onu îkâz etmişlerdir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 14/4063; Nesâî, Zînet, 54; Ahmed, IV, 137)

Başka bir hadîs-i şerîflerinde de:

“Allah, kuluna verdiği nîmetin eserini onun üzerinde görmeyi sever.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Edeb, 54/2819; Ahmed, II, 311)

Lâkin Allâh’ın bizlere lutfettiği nîmetleri kendimiz için kullanırken de îtidâli muhâfaza etmemiz gerekir. Yâni hasislik gibi bir tefritten sakınmak adına, müsriflik gibi bir ifrata da kaçmamak lâzımdır. Zîrâ âyet-i kerîmede buyrulur:

“Muhakkak ki saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar…” (el-İsrâ, 27)

Bu gerçekler, İslâm’da dengeli ve âhenlik bir zâhirî temizlik ve estetik ile; kalp temizliği ve güzelliğinin birbirinin tamamlayıcısı olduğunu ifâde eder.

Yeni ve güzel bir elbise giyen müslüman, gurur ve kibre kapılmamak için, bütün nîmetlerin Allâh’ın bir lutfu olduğunun idrâki içinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi duâ etmelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yeni bir elbise giydiğinde:

اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ كَسَوْتَنِيهِ أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِه۪ وَخَيْرِ مَا صُنِــعَ لَهُ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّه۪ وَشَرِّ مَا صُنِــعَ لَهُ

“Allâh’ım! Sana hamd ederim, bana bu elbiseyi giydirdin! Allâh’ım! Sen’den bu elbisenin ve onun kullanıldığı hayırlı işin bereketini dilerim. Bu elbisenin ve kullanılacağı kötü amelin şerrinden de Sana sığınırım!..”[42] diye duâ ederek, her nîmetin Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı yolunda kullanılmasını arzu buyururlardı.

Gurur, kibir ve ucub duyguları içinde giyinenlerin, kıyâmet günü rezillik elbisesi giyeceğini ifâde ederek ümmetini cehennem ateşine karşı îkaz buyurmuşlardır.

Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, örfte kullanılan hiçbir kötü ve kaba sözü ağzına almaz ve şöyle buyururlardı:

“Kıyâmet günü, mü’min kulun terâzisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ, çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, «kara kadının oğlu» diyerek Bilâl-i Habeşî’yi tahkîr eden Ebû Zer el-Gıfârî’ye:

“–Ey Ebû Zer! Gerçekten sen, hâlâ kendisinde câhiliye âdeti bulunan bir kimse imişsin!” buyurmuştur. (Buhârî, Îmân 22, Itk 15; Müslim, Eymân 40)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu ihtârı üzerine Ebû Zer -radıyallâhu anh- başını eşiğe koymuş:

“–Yâ Bilâl! Sen ayağınla başımın üzerine basıp geçmedikçe onu yerden kaldırmam!..” diyerek yapmış olduğu nezâketsizliği affettirebilmek için bu şekilde bir telâfî cihetine gitmiştir…

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nezâketleri sebebiyle misafirlerine bizzat kendileri hizmet ve ikrâm ederlerdi. (Beyhakî, Şuab, VI, 518, VII, 436)

Çocukluğunda dahî hiçbir kimse ile nezâketi zedeleyici bir münâkaşa ve mücâdelesi yoktu.

Fakir, yetim, kimsesiz ve dullara şefkat ve yakınlığı ile tanınırdı. (Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41-42)

Birgün Enes -radıyallâhu anh- şöyle dedi:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kokusundan daha güzel ne bir amber ne bir misk ne de herhangi bir hoş koku kokladım. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek teninden daha yumuşak ne bir atlasa ne de bir ipeğe dokundum.”

Kendisini dinlemekte olan talebesi Sâbit:

“–Ey Ebû Hamza, sen sanki her dâim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bakıyormuş ve mübârek sadâsını işitiyormuş gibi yaşıyorsun, değil mi?” diye sordu.

Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- şu cevâbı verdi:

“–Evet, öyle! Vallâhi kıyâmet günü de O’na kavuşmayı umuyorum. Yanına varınca:

«–Yâ Rasûlallâh! Küçük hizmetçin geldi!» diyeceğim.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e Medîne’de on sene hizmet ettim. Ben o zamanlar küçük bir çocuktum. Her yaptığım iş Efendim’in arzu buyurduğu gibi değildi. Buna rağmen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana, yaptığım hiçbir iş için «üf» demedi. «Bunu niçin yaptın, şunu niçin yapmadın?!» demedi.” (Ahmed, III, 222. Ayrıca bkz. Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82)

{

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in merhameti, bütün mahlûkâta şâmildi. Bir çocuk gördüğünde, yüzünü neşe ve muhabbet kaplar, ashâbın çocuklarını kolları arasına alır, okşardı. Çocuklara rastladıkça selâm verirdi. Onları çok sever, zaman zaman şakalaşırdı. Hattâ bir defâsında yarış yapan bir çocuk grubu görmüş, onlarla beraber O da koşmuştu.

O Rahmeten li’l-Âlemîn, devesinde iken çocuklarla karşılaştığında onları hoşnûd etmek için devesine bindirir, alâka gösterirdi. O’nun bu husûsiyetini Enes -radıyallâhu anh- şöyle ifâde eder:

“Ben ev halkına Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den daha şefkatli olan bir kimse görmedim. Oğlu İbrâhim, Medîne’nin köylerinden birinde, sütannesinin yanında bulunuyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz çocuğunu görmeye giderken, biz de yanında giderdik. Allah Rasûlü içeri girer, oğlunu alır, öper, sonra dönerdi.” (Müslim, Fedâil, 63)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın rivâyet ettiğine göre bir defâsında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, torunlarını severken ziyâretine bir bedevî geldi. Bedevî, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in çocukları bu derecede sevmesine şaşırarak:

“–Yâ Rasûlallâh! Siz çocuklarınızı öpüp sever misiniz? Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız.” dedi.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Allah senin gönlünden merhamet ve şefkati çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim!..” diye cevap verdiler. (Buhârî, Edeb, 22)

Bu ifâde, çocuklara karşı İslâm’ın şefkat ve merhametini ne güzel ortaya koymaktadır.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, bir dizine Üsâme bin Zeyd’i, diğerine torunu Hasan -radıyallâhu anh-’ı oturtup sonra da onları bağrına basarak:

“Allâh’ım! Bunlara rahmet ve saâdet ihsân et! Çünkü ben bunların hayır ve saâdetlerini diliyorum.”[43]

buyurması ve çocuklara bedduâ etmeyi yasaklaması, gönlündeki engin sevgi, şefkat ve merhametin ne güzel bir tezâhürüdür.

Câbir bin Semure -radıyallâhu anh- çocukluğuna âit bir hâtırasını şöyle anlatır:

“Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte öğle namazını kıldım. Sonra Efendimiz âilesinin yanına gitmek üzere çıktı. Ben de O’nunla beraber çıktım. Derken bâzı çocuklar Rasûlullâh’ı karşıladılar. Peygamber Efendimiz onların yanaklarını birer birer sıvazlamaya başladı. Sıra bana gelince benim yanağımı da sıvazladı. Onun elinde hoş bir serinlik ve güzel bir koku hissettim. Sanki mübârek elini bir attar sepetinden çıkarmıştı.” (Müslim, Fedâil, 80)

Çocuğu ağladığında annenin zor duruma düşmemesi ve bir an önce ona bakması için namazdaki kıraati kısa tutması[44], pek çok geceyi gözlerinden yaşlar akıtarak ve ümmetine duâlar ederek geçirmesi, bütün ömrünü insanların cehennemden kurtulabilmesi için fedâ etmesi, O’nun şefkatinin en derin ve hassas nişâneleridir.

Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in merhameti, ölülere kadar uzanırdı.

Ölü için en büyük endişe, onun arkada bıraktığı ve ödeyemeden gittiği kul haklarıdır. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâze namazı kıldıracağı zaman, mevtânın üzerinde kul hakkı olup olmadığını sorar, ödeninceye kadar cenâze namazını kıldırmazdı. (Buhârî, Ferâiz, 4, 15, 25; Müslim, Ferâiz, 14; Tirmizî, Cenâiz, 69/1069; Nesâî, Cenâiz, 67)

Ölülerin kul hakkı ile kabre girmesi, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i çok endişelendirirdi. Çünkü O, büyük bir şefkat ve merhamet peygamberi idi.