Rahmet Peygamberi’nde Zühd, Takvâ ve Nefs Tezkiyesi
Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün insanlığa ilâhî bir hediye ve mükemmel bir örnektir. Saâdete erebilmek için herkes gücü ve kâbiliyeti nisbetinde O’nu taklit ve takip etmeye mecburdur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bütün davranışları, İslâm’ı lâyıkıyla yaşamak için birer fiilî örnektir. Ancak hakîkat-i Muhammediyye’den nasip alabilmek için dikkat edilecek birkaç husus vardır:
1. Bâzı ameller, ancak peygamberlere mahsus bir tâkat ile gerçekleşebilir. Başkaları bunları taklîde güç yetiremez. Meselâ, nâdirattan değil de, dâimî sûrette ayakları şişinceye kadar geceleri namazla geçirmek, savm-ı visâl (iftarsız oruç) tutmak böyledir. Esâsen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu gibi hususlarda etrâfını îkaz buyurmuştur.
2. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bâzı fiilleri, O’nun zâtına mahsus bulunan birtakım hikmet ve maslahatlardan doğmuştur. Meselâ, dörtten fazla evlenmesi, şahsı ve âilesi için zekât ve sadaka kabûl etmeyi kıyâmete kadar men etmesi gibi…
Ehl-i Beyt’in zekat ve sadaka kabûl etmeyişine dâir pek çok misalden biri olan şu hâdise ne kadar ibretlidir:
Birgün Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- Kâbe’yi tavâf etti, ardından Makâm-ı İbrâhim’e gidip iki rekât namaz kıldı. Sonra yanağını Makâm’a koyup ağlamaya başladı:
“Yâ Rabbî, senin küçük ve zayıf kulun kapına geldi; Allâh’ım, âciz hizmetçin kapına geldi; yâ Rabbî, dilencin kapına geldi; Sen’in yoksulun kapına geldi!” diyor ve bunu defâlarca tekrar ediyordu.
Sonra oradan ayrıldı. Yolda kuru ekmek parçalarıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastladı. Selâm verdi. Onlar da Hazret-i Hasan’ı yemeğe dâvet ettiler. Hasan -radıyallâhu anh- onları kırmayarak yoksullarla birlikte oturdu:
“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurdu ve:
“–Haydi kalkın, bizim eve gidelim!” dedi.
Yoksullar onunla birlikte evin yolunu tuttular. Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- onlara yemek yedirdi, elbiseler giydirdi ve ceplerine de bir miktar para koydu.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendine âit ganimetleri kısa zamanda infâk etmesi ve vefâtı ânında dahî bu hassâsiyeti göstermesi, ne kadar ibretlidir:
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, son derece hasta idi ve Rabbine kavuşma vakti iyice yaklaşmıştı. Bir ara Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya dönüp yanında bulunan altı-yedi dinarı fakirlere dağıtmasını emretti. Aradan bir müddet geçtikten sonra da dinarların ne olduğunu sordu. O’nun hastalığı ile meşgûliyet telâşında olan Hazret-i Âişe’nin dinarları dağıtmayı unutmuş olduğunu öğrenince, onları isteyip mübârek avucuna aldı ve:
“–Allâh’ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu hâlde Rabbine kavuşmayı uygun görecek değildir!..” buyurduktan sonra, onların hepsini Ensâr’ın fakirlerinden beş ev halkına infâk ettiler. Sonra da:
“–İşte şimdi rahatladım!..” buyurarak hafif bir uykuya daldılar. (Ahmed, VI, 104; İbn-i Sa’d, II, 237-238)
Ubeydullah bin Abbas anlatıyor:
Birgün Ebû Zer -radıyallâhu anh- bana:
“–Ey kardeşimin oğlu! (Sana bir hâdise anlatacağım).” dedi ve şunları nakletti:
“Bir keresinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında bulunuyordum. Elimden tuttu ve:
«–Ey Ebû Zer! Uhud Dağı benim için altın ve gümüş olsa hepsini Allah yolunda harcarım, öldüğüm gün ondan bir kırat[29] bile kalmasını istemem.» buyurdu.
Ben de:
«–Yâ Rasûlallâh! Kırat mı yoksa bir kantar mı bırakmazdın?» diye sordum.
«–Ey Ebû Zer! Ben aza indiriyorum, sen çoğa kaçıyorsun. Ben âhireti istiyorum, sen ise dünyâyı! Bir kırat bırakmazdım, bir kırat, bir kırat!» diyerek sözlerini üç defâ tekrarladı.” (Heysemî, X, 239)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu üstün hâli, yıldızlardaki ölçüler gibidir. O’nu taklit ve takip etmek mecbûriyetinde olan ümmeti, bu ölçülerle mükellef değildir. Ümmetin, bu ölçülere bakarak aynı şekilde hareket etmeye kalkması mahzurludur. Zaten buna güç ve takat yetmez. Zîrâ buradaki maslahat, yalnız O’na mahsustur…
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mahsus maslahattan doğan davranışlar, sadece zikrettiklerimizden ibâret değildir. Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın mîras meselesindeki şahsî tutumu da başkalarına emsâl değildir. Nitekim O’nun:
“Biz peygamberler mîras bırakmayız!” (Buhârî, Fardu’l-Humus, 1) buyurarak nesi var nesi yoksa sağlığında dağıtması, başkalarına örnek teşkil etmez.
Bunun gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in eline geçen malları infâk ederek umûmiyetle fakir olarak yaşamayı tercih ettiği de, bilinen bir gerçektir. Bu tutum da O’nun şahsına münhasır bir maslahatın îcâbıdır. Bununla fakirliğin mutlak olarak terviç ve teşvik edildiği sanılmamalıdır. Bilâkis yine O’nun koyduğu; “Veren el, alan elden üstündür!”[30]
kâidesi ile, verebilecek bir durumda olmanın, yâni meşrû yollardan zenginleşmenin teşvîk edildiği söylenebilir.
Bu sebeple, fakirlik hakkındaki hükümler, teşvik mâhiyetinde olmayıp ilâhî takdîre rızâ, tevekkül ve teslîmiyeti sağlamak maksadına mâtuftur.
3. Zühd ve takvâ ölçüleri ile yaşamak, fazîlet, azîmet ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kurbiyettir (yakınlıktır). Ancak toplumun bütün fertleri bu yaşayışa zorlanamaz. Zîrâ bu, istidat ve kâbiliyete bağlı bir keyfiyettir. Dolayısıyla dünyâ nîmetlerine karşı gönül tokluğunu ifâde eden zühd ve takvâ sebebiyle ictimâî hayâtın dinamizmine bir zarar geleceği ve milletlerin böylece düşmanları karşısında geri kalacağı, mağlup veya perişan olacağı düşünülmemelidir. Toplumun bütün fertlerinin tatbikle mükellef bulunduğu şer‘î kâidelerin muhtevâsındaki dinamizm ve hamlecilik, böyle bir mahzûru bertaraf eder. Ayrıca, “İki günü birbirine eşit olan hüsrandadır!” kâidesiyle dünyâ nîmetlerine iltifatsızlık, hattâ tenezzülsüzlük ifâde eden zühd ve takvâ ölçüleri arasında da bir tenâkuz mevcut değildir. Zîrâ asıl mânâsıyla dünyâdan istiğnâ, fiilî ve zâhirî olmaktan ziyâde, kalbî ve zihnî bir meseledir…
Nitekim Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:
“Dünyâ, Allah’tan gâfil olmaktır! Dünyâ, para-pul, kadın, giyim-kuşam değildir! Bunu iyi bil!..”
Buna göre, kalpte bir yeri olmamak ve kullanırken isrâfa kaçmamak şartıyla pek çok mal ve mülke sahip olmak, zühd ve takvâya aykırı düşmediği hâlde, muhabbeti gönle giren ve bundan dolayı da putlaşma temâyülü gösteren pek az bir malın zühd ve takvâya aykırılığı düşünülürse, bu gerçek daha berrak bir sûrette kavranabilir. Peygamberlerden Süleyman -aleyhisselâm-’ın ve ashâb-ı kirâmdan Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Osman, Hazret-i Talha ve Hazret-i Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anhüm-’ün hâlleri, bu ölçüye dâir güzel bir misâldir.
Diğer taraftan bâzı zühd ve takvâ tezâhürleri, istiğnâdan ziyâde imkânsızlıktan doğmuş olabilir. Burada, o imkânsızlık sebebiyle isyân etmeyip Cenâb-ı Hakk’ın takdîrine gönülden râzı olmak, bu tavrın asıl özünü teşkil ederken, bunu böyle anlamayıp, varken fiiliyatta yokmuş gibi davranmak da zühd ve takvânın yanlış anlaşılmasından doğan bir durumdur.
Meselâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bâzı zamanlarda bertaraf edilemeyen açlık karşısında mübârek karnına taş bağlaması gibi keyfiyetler, zühd ve takvânın özüdür. Diğer taraftan, gâfil insanları da hayra teşvik sadedinde ilâhî nîmetleri ikrâr edip şükretmek demek olan “tahdîs-i nîmet”in, bilhassa bolca infak yoluyla gerçekleştirilmesi, zühd ve takvâya daha uygundur. Buna rağmen, sahip olduğu varlığı gizlemek için kendini mahrum gibi göstermek, cimriliği takvâ ile te’vîl etmek gibidir. İnsanın kendini veya başkalarını bu şekilde aldatması aslâ doğru olamaz.
Bu ölçüler dâhilinde tahlil edildiği zaman görülür ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanların en muttakîsi idi. Takvâsından ötürü fakirler gibi yaşardı. Âişe -radıyallâhu anhâ-:
“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ömrü boyunca iki gün üst üste arpa ekmeği ile doymadan âhirete intikâl etti…” buyurmuşlardır. (Buhârî, Eymân, 22; İbn-i Mâce, Et’ime, 48)
Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bâzen arpa ekmeği ile katık olarak neredeyse bayatlamak üzere olan kuyruk veya içyağı yemeye dâvet edilirdi ve O ulvî insan, yapılan bu dâvete icâbet buyururdu.” (İbn-i Sa’d, I, 407; Heysemî, IX, 20. Ayrıca bkz. Buhârî, Büyû, 14)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zırhını bir yahudîye rehin olarak vermişti. Ancak bolca infakları sebebiyle, vefât edinceye kadar zırhını kurtaracak bir mâlî imkân bulamadı.[31]
Bütün bunlar, îman heyecanı içinde yaşanan cömertlik ve fedâkârlığın ne güzel misâlleridir.
Bununla birlikte Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, helâl olan yiyecek ve içeceklerin, zühd adına nefse haram kılınmasını yasaklamışlardı. O, helâl olan şeyleri yer ve içerdi. Ancak, hiçbir zaman helâldir diye, yemekte karnını tıka basa doyurmazdı. Hattâ bir seferinde huzûrunda geğiren bir adama:
“Geğirmeyi bırak! Çünkü dünyâda çok doyanlar, kıyâmet gününde en uzun müddetle aç kalacak olanlardır!..” buyurdular. (Tirmizî, Kıyâmet, 37/2478)
Diğer bir hadîs-i şerîflerinde ise riyâzat hâlini teşvik sadedinde:
“Hiçbir kimse, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Hâlbuki insana, kendisini ayakta tutacak birkaç lokma yeter… Mutlaka çok yemesi gerekiyorsa, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır!..”[32] buyurarak yeme ve içmeye bir îtidal ölçüsü getirmişlerdir.
Bu güzel ölçüler, insanoğlunun ihtirâsını dizginlemeye yönelik fevkalâde tedbirlerdir. Bu itibarla Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mektebi, en fakir kimselerden büyük devlet ricâline kadar her kesimden insanı mükemmel bir üslûp ve muhtevâ içerisinde terbiye etmiş ve gönüller, O’na tâbî olduğu ölçüde huzur ve saâdete nâil olmuştur.
O peygamber mektebinde âdeta bir zengin misâli ömrünü şükürle geçiren nice fakirler ve riyâzat hâlinde yaşayan, devamlı infâk eden nice zengin ve idâreci kimseler yetişmiştir. İslâm tarihinde koca halîfelerin dahî bir hamal gibi sırtında fakir insanlara yiyecek taşıması, onların çorbalarını pişirmesi gibi hâdiseler meşhurdur. Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın bir hristiyan mimarla yan yana muhâkeme edilip kendi aleyhine karar verilmesi gibi adâlet tecellîleri, hep Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zühd ve takvâ mektebinin insanlığa armağan ettiği feyz ve rahmet tezâhürleridir.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zühdü ne güzel târif etmişlerdir:
“Dünyâda zâhidlik, ne helâli haram etmek ne de malı mülkü terk etmekledir. Dünyâda zâhidlik, ancak Allâh’ın elinde olana (yâni Cenâb-ı Hakk’ın güç ve kudretine) kendi elindekinden daha fazla güvenmen; başına bir musîbet geldiği ve yakanı bırakmadığı müddetçe, onun ecir ve mükâfâtından son derece ümitvâr olmandır…” (Tirmizî, Zühd, 29/2340)
Kanaat ve zühd bahsinde de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bütün insanlığa ne güzel bir rehberdir.
Zühd, dünyâya karşı aşırı istek ve hırsı gidermek, geçici ve fânî olan dünyâ lezzetlerine aldanmamak, dünyâyı kalbe koymamak, Allah ve Rasûlü’nden başkasına rağbet etmemek, kulluktan alıkoyan ve âhirette faydası dokunmayan şeyleri terk etmek mânâlarına gelir. Hem kalp, hem de beden huzûrunu tesis eden bir keyfiyettir. Bunun aksi olarak dünyâya rağbet de, hem kalbî, hem de bedenî hayâtı tüketen, keder ve elem dolu bir felâkettir.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Dünyâda zühd, kalp ve bedeni rahatlatır. Dünyâya rağbet ise, gam ve kederi artırır…” buyurmuşlardır. (Ahmed, Kitâbü’z-Zühd, s. 24; Beyhakî, Şuab, VII, 347)
Diğer bir hadîs-i şerîfte de:
“Dünyâda zâhid ol, Allah seni sevsin; halkın elindekilerden yüz çevir, insanlar seni sevsin!..” buyrulmuştur. (İbn-i Mâce, Zühd, 1)
Bu hadîs-i şerîflerden de anlaşıldığı gibi dünyânın tehlikelerine karşı tavsiye edilen tedbirlerin başında “zühd” gelmektedir.
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde:
“Sen ne kırmızı (tenli)den ne de siyah (tenli)den daha hayırlı değilsin! Onlardan ancak takvâ ile üstün olabilirsin!” (Ahmed, V, 158) buyurarak Hak katındaki yegâne kıymet ölçüsünün, “takvâ” olduğunu ifâde etmişlerdir.
Nitekim âyet-i kerîmede de:
“…Allah katında en değerli olanınız, en çok takvâ sahibi olanınızdır…” (el-Hucurât, 13) buyrulmuştur.
Takvâ ise; nefsânî arzuları köreltmek, rûhânî istîdatları inkişâf ettirmektir. Kur’ân ve Sünnet’i hayâtın her safhasına intikal ettirebilmektir. Dînin hükümlerini muhabbet, gayret, fedâkârlık ve vecd içinde îfâ edebilmektir. İç âlemi terbiye edip, ibâdet ve muâmelâtın zevkine varabilmektir. Kulun Rabbiyle kalben buluşması, şefkat ve merhamet gibi cemâlî sıfatların kalpte tecellî etmesidir. Yine kulun tevbede dil ve kalbinin müşterekliği, yâni Rabbine karşı samîmî olmasıdır. Mâsıyetten nefret etmektir. Affetmenin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir. Affede affede ilâhî affa lâyık hâle gelebilme şuuruna ermektir.
O hâlde Hak katında kıymet ve izzet bulmak, bütün bu güzellikleri yaşamakla, yâni takvâ sahibi olmakla mümkündür.
Diğer bâzı hadîs-i şerîflerde de şöyle buyrulmuştur:
“Allah Teâlâ bana mal biriktirmem ve ticâret erbâbından olmam için vahiy indirmedi! Ancak bana; «Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol! Ve Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!»[33]
diye vahyetti.” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 131; Aynî, Umdetü’l-Kârî, XIX, 14)
“Namaza kalktığında, dünyâya vedâ eden bir kimse gibi namaz kıl! Özür dilemen gereken bir sözü söyleme! İnsanların elinde bulunan şeylerden de ümîdini kes!” (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed, V, 412)
“–İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye sorulunca Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Allah yolunda malı ve canı ile cihâd eden kişi, bir de vâdilerden birine (tenhâ bir yere) çekilerek Rabbine ibâdet eden ve insanları şerrinden emîn kılan (yâni insanlara zararı değil, faydası dokunan) kişidir.” buyurdular. (Buhârî, Rikâk, 34; Ebû Dâvûd, Cihâd, 5/2485)
Âlimler, hadîs-i şerîfin ikinci kısmında, fitne ve harp zamanlarının veya insanlarla iyi geçinemeyen kimselerin kastedildiğini bildirmişlerdir.
*
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, helâl ve harâma karşı çok dikkatli olduğu gibi, şüpheli şeylerden de son derece sakınırdı. Hattâ bir seferinde Hazret-i Hasan, henüz küçük bir çocukken, mescidde dedesinin kucağında oturmuş, O’nunla birlikte zekât hurmalarının dağıtılmasını seyrediyordu. Önündeki hurmalardan birini ağzına atınca, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu:
“At, at! At o hurmayı! Bizim sadaka yemediğimizi bilmiyor musun?” diye îkâz etti ve torununun ağzındaki hurmayı yere attırdı. (Müslim, Zekât, 161)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- helâl lokma husûsunda şöyle buyurur:
“Lokmalar, tohum gibidir. Meyvesi; fikir, düşünce ve niyetlerdir.”
“Sende ibâdet ve tâatlere arzu, iştiyak ve iştah uyandırarak feyz veren lokmalar helâl; ibâdet ve tâatlere tembellik uyandıran ve kalpte kasvete sebep olan lokmalarsa haramdır.”
“Sen, hayâtında helâl lokmaları çoğalt! Şüpheli ve haram lokmalardan da kaçın ki, ibâdet ve tâatin lezzetini tadarak huşûya erebilesin!”
Bir Allah dostu da şöyle buyurur:
“Unutma ki, ibâdet ve tâatten lezzet almak, en büyük kerâmettir.”
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Muhakkak ki, namazlarını huşû ile kılan mü’minler felâha (kurtuluşa) erdi.” (el-Mü’minûn, 1-2)
*
Günümüzde pek çok insanda, dînin sadece âhiret saâdetini kazandıran inançlar manzûmesinden ibâret olduğu görüşü hâkimdir. Hâlbuki dîn, yalnızca âhiret saâdeti kazandıran bir müessese değil, toplum hayâtını da en mükemmel bir şekilde düzenleyip insanlara huzurlu ve emniyetli ortamlar oluşturan bir îman iklîmidir.
Şu hâdise, bu hakîkate ne güzel bir misaldir:
Bir gece vaktiydi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, mûtâdı olduğu üzere Medîne sokaklarını gezmekteydi. Önünden geçmekte olduğu bir evden, bir ana ile kızının dışarıya kadar taşan tartışmasını gayr-i ihtiyârî işitti. Konuşulanlar dikkatini çekti ve biraz durakladı. Ana, kızına:
“–Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!” demekteydi.
Kız ise:
“–Anacığım, halîfe süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” dedi.
Ana, kızının sözlerine sert çıkarak:
“–Kızım, gecenin bu saatinde halîfenin süte su kattığımızdan nasıl haberi olacak?!” dedi.
Ancak gönlü Allah korkusu ve sevgisi ile dipdiri olan kız, anasının süte su katma hîlesini yine kabullenmedi:
“–Anacığım! Halîfe görmüyor diyelim, peki Allah da mı görmüyor? Bu hîleyi insanlardan gizlemek kolay, ama her şeyi görüp bilen Allah’tan gizlemek mümkün mü?..” dedi.
Rabbânî hakîkatlerle dolu bir kalbe sahip olan bu nezihe kızın, derûnî bir Allah korkusu içinde annesine verdiği cevap, halîfe Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ı son derece duygulandırdı. Mü’minlerin Emîri, onu sıradan bir sütçü kadının kızı değil, gönlündeki takvâsı sebebiyle müstesnâ bir nasip bildi ve onu oğluna gelin olarak aldı. Bu temiz silsileden de İslâm tarihinde beşinci halîfe olarak yâd edilen Ömer bin Abdülazîz gibi bir evlât dünyâya geldi.[34]
Bu hâdise de gösteriyor ki, dâimâ helâle riâyet ederek yaşamak, beşerin iki cihan saâdeti bakımından da bir ahsen-i takvîm makâmı olurken, bunun aksine hareket, yâni helâl kılınan sayısız nîmetlerle yetinmeyip, harâma veya şüphelilere yönelmek, kulluğa yakışmayan bir davranış olmaktadır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, haram olduğu bilinmeyen, fakat haram olma ihtimâli bulunan şeyleri terk etme husûsunda:
“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet 60/2518)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da:
“Dün gece ilham, bize başka türlü tecellî etti. Çünkü mîdeye inen birkaç şüpheli lokma, ilhâmın yolunu tıkadı.” buyurarak haram ve şüphelilerden büyük bir titizlikle sakınmak gerektiğini ifâde etmişlerdir.
Bununla birlikte, kullanılması şüpheli olan şeylerden sakınmayı yanlış yorumlayarak veya işi garip bir aşırılığa vardırarak helâl nîmetlerden uzak durmak veya helâl olan nîmetler hakkında vesveseye düşüp gereksiz tereddütler uyandırmak da, elbette ki doğru değildir.[35]
İslâm dîni, her hususta olduğu gibi bu sahada da îtidal ve dengeyi emreder. Zîrâ İslâm’ın gâyesi, insanoğlunu bunaltmak değil, bilâkis onu huzur, sürur ve sükûn içinde yaşatmaktır. Bunu da, kalp sarayının îmârıyla gerçekleştirir. Çünkü bütün güzellikler kalp cevherindedir. Bu da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbî husûsiyetlerini, derinlik ve inceliklerini duyarak, hissederek ve yaşayarak mümkündür.
*
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiçbir günâhı olmadığı hâlde geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılar, yorgun düşünceye kadar saatlerce Kur’ân okurdu. Allâh’ı en çok seven, zikreden ve O’ndan en çok korkan O idi.
Namaz, kulun Rabbi ile buluşmasıdır. O’nun huzûruna çıkmasıdır. Hak âşıkları için doyulmaz bir mîrac ve vuslat heyecanıdır. Bu sebepledir ki ârif ve âşık kullar, bu doyumsuz hâlin devâmı için nâfilelere de îtinâ ile devâm ederler.
Namazda Hakk’a teslîmiyet vardır. Onun içindir ki, ham nefse giran gelir. Yalnız bu kadarı dahî, İslâm’ın hak ve namazın mutlak bir ibâdet olduğunu göstermeye kâfîdir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Sabır ve namazla Allâh’a sığınıp yardım isteyin; Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini umanlar ve huşû sahiplerinden başkasına namaz elbette ağır gelir.” (el-Bakara, 45)
Nefislerine mahkûm olanlar, namaza yaklaşamazken, nefs engelini aşamayanlar da namazın sûret yapısında takılıp kalırlar. Bu yüzden gerçek namaz, pek az kimseye nasip olur. Bu hakîkati ifâde sadedinde:
“İki kişi, aynı zaman ve mekânda iki rekât namaz kılarlar, ancak aralarındaki fark, yer ile gök arası kadardır.” denilmiştir.
Hak dostları da:
إِنَّ الْمُصَلِّينَ كَثِيرٌ وَالْمُقِيمِينَ لَهَا قَلِيلٌ
“Namaz kılanlar çok, ancak onu hakkıyla edâ edebilenler azdır!” buyurmuşlardır.
Abdullah bin Şıhhîr -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in namazdaki huşû hâlini şöyle anlatır:
“Bir keresinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden, kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 156-157/904; Nesâî, Sehv, 18; Ahmed, IV, 25, 26)
*
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok zaman aç olarak oruca başlardı. Bâzı zamanlar savm-ı visâl (iftarsız oruç) tutardı. Sahâbe de böyle yapmak isteyince:
“–Siz güç yetiremezsiniz!” buyururdu. (Buhârî, Savm, 48)
İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyetine göre, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peş peşe birkaç gece aç sabahlar, hâne halkı da çoğu zaman akşamları yiyecek bir şey bulamazlardı. Zaten yiyecekleri de ekseriyetle arpa ekmeği idi. (İbn-i Sa’d, I, 400)
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre, Fâtıma vâlidemiz, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e pişirdiği ekmekten bir parça getirmiş ve Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bu nedir?” diye sorduğunda:
“–Pişirdiğim çörektir. Size getirmeden canım çekmedi.” demişti.
Fahr-i Âlem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Üç gündür babanın ağzına giren ilk lokma bu olacak!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 400; Heysemî, X, 312)
Yine pek çok rivâyetten öğrendiğimize göre, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in açlıktan beline taş bağladığı olurdu.[36]
*
Kendisi için hiçbir zaman kifâyet miktarından fazlasını istemeyen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhteşem bir infak hayâtı yaşardı. Fazladan bir malı yanında bulundurmayı istemez, ihtiyaç fazlasını hemen tasadduk ederdi. Nitekim bunu bize bildiren Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, birgün oğlunun yanına girmiş ve sofrasına oturmuştu. Yemeğe, etin yağına ilâveten farklı bir yağ daha katıldığını hissedince:
“Bu iki şey, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sofrasında asla bir araya gelmezdi. Allah Rasûlü birini yerse diğerini tasadduk ederdi.” demiş ve yemeği yememiştir. (İbn-i Mâce, Et’ime, 57. Ayrıca bkz. İbn-i Sa’d, I, 406)
Âişe vâlidemiz buyuruyor ki:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ekmek ve yağ ile bir günde iki defâ doymadan vefât etti!” (Müslim, Zühd, 29; İbn-i Sa’d, I, 405)
Yine Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:
“Babam Ebû Bekir’in âilesi bize bir gece koyun paçası göndermişti. Allah Rasûlü eti tuttu ben kestim veya ben tutmuştum da O kesmişti.”
Dinleyenlerden birisi:
“–Bunu lâmbasız olarak karanlıkta mı yapıyordunuz?” diye sordu.
Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle cevap verdi:
“–Yanımızda lâmbaya koyacak kadar yağımız olsaydı şüphesiz onu katık yapar yerdik. Bir ay geçerdi de Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın âilesi yiyecek bir ekmek bulamaz, ocaklarında tencere kaynamazdı.” (Ahmed, VI, 217; İbn-i Sa‘d, I, 405)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, infâk etmeyi çok severdi. Hazret-i Bilâl’e:
“Yâ Bilâl! İnfâk et! İnfâk etmekle, Arş’ın sahibinin senin malını azaltacağından korkma!..” buyurmuştur. (Beyhakî, Şuab, II, 172; Heysemî, III, 126)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mal biriktirmeye de aslâ heveskâr değildi. Çünkü tercihini, “kul peygamberlik”ten yana yapmıştı. Bu hakîkati ifâde etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:
“Kul peygamberlikle melik peygamberlik arasında muhayyer bırakıldım. Cebrâîl mütevâzı davranmamı bana işâret etti. Ben de kul peygamber olmayı tercih ettim ve; «Bir gün doyayım bir gün aç kalayım.» dedim.” (Heysemî, IX, 192)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“Rabbim Mekke ovasını benim için altın yapmayı teklif etti. Ben de şöyle dedim:
«–Hayır yâ Rabbî! Ancak bir gün doyayım, bir (veya üç) gün aç kalayım! Acıktığımda Sana tazarrû ve niyazda bulunur, Sen’i zikrederim. Doyduğumda ise Sana şükür ve hamd ederim!” (Tirmizî, Zühd, 35/2362)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, evini süsleyen kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’nın evine girmemiştir.
Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yaşadığı bu yüksek kulluğu ile hiçbir zaman övünmez, dâimâ Allâh’ın kendine lutfettiği nîmetleri sayar ve; “Lâ fahra!” (övünmek yok!) diyerek büyük bir tevâzûya bürünürdü.[37]
Peygamber Efendimiz’in ve âilesinin yaşadığı zühd hayâtını gösteren şu hâdise ne kadar ibretlidir:
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Birgün akşam yemeği yiyemeden yatmıştık. Sabah olunca dışarı çıktım. Bir müddet sonra Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’nın yanına döndüğümde onu mahzun gördüm.
“–Neyin var?” diye sordum. O da:
“–Dün akşam yemek yemedik, sabah da kahvaltı yapmadık, akşama yiyeceğimiz bir şey de yok!” dedi.
Çıktım, bir iş aradım ve biraz yiyecekle et alacak kadar para kazandım. Onları Fâtıma’ya getirdim. O da ekmek yaptı ve yemek pişirdi. Tencere kaynayınca:
“–Gidip babamı da dâvet etsen!” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına vardım, mescidde yatıyor ve:
“Açlıkla arkadaş olmaktan Allâh’a sığınırım!” buyuruyordu.
“–Anam, babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Bizde biraz yemek var, lütfen buyurun!” dedim.
Evimize gelinceye kadar bana yaslanarak yürüdü. İçeri girdiğimizde tencere hâlâ kaynıyordu. Fâtıma’ya:
“–Bir kepçe Âişe’ye ver!” buyurdu. O da bir kaba yemek koydu. Efendimiz:
“–Hafsa’ya da bir kepçe ver!” buyurdu. Fâtıma, onun için de bir kaba yemek koydu. Böylece Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bütün hanımlarına yemek gönderildi. Daha sonra Efendimiz:
“–Baban ve zevcen için de bir tabak koy!” buyurdu. Fâtıma da bizim için yemek koydu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bir tabak da kendine koy ve ye!” buyurdu. Fâtıma -radıyallâhu anhâ- kendisi için de yemek koyduktan sonra tencereyi kaldırdı. Yemeğimiz devamlı bereketleniyor ve artıyordu. Ondan Allâh’ın dilediği kadar uzunca bir süre yedik. (İbn-i Sa’d, I, 186-187)
Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle buyurur:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hiçbir zaman sabah kahvaltısından kalan yiyecekleri akşam için, akşam yemeğinden kalanları da sabah için saklamadı. Bir elbiseden iki adet edinmedi. Ne iki gömleği ne iki ridâsı ne iki izârı ve ne de iki çift ayakkabısı oldu. Evdeyken boş durduğu da hiç görülmemiştir. Ya bir yoksulun ayakkabısını tâmir ederdi veya bir kimsesizin elbisesini dikerdi.”
(İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 200)
