Rahmet Peygamberi’nde Tevâzû
Gururun kaynağı, övülmek ve takdîr edilmektir. Bu hâl, insanları şımartan hususlardan biridir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanların en şereflisi olup Allâh’ın medhine nâil olduğu hâlde ashâbına:
“Bana «Allâh’ın kulu ve Rasûlü» deyiniz!” buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ, 48)
O, peygamberliğini tasdik cümlesinin başına, bilhassa ve ısrarla “abduhû: Allâh’ın kulu” kelimesini ilâve ederek, ümmetinin geçmiş topluluklarda olduğu gibi insanları ilâhlaştırma sapıklığına düşmemesini temin etmek istemiştir. Yine bu cümleden olmak üzere:
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” buyurmuştur. (Heysemî, IX, 21)
Hakîkaten, Krişna ve Buda’ya “Allah”, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a da “Allâh’ın oğlu” demekte tereddüt göstermeyenler ve hiç sıkılmadan Firavun ve Nemrud’u tanrı kabûl edenler, hayvanlara veya ateş, su ve hava gibi tabiat kuvvetlerine bile tapan bir kısım zavallılar, böyle fevkalâde bir kişiyi seve seve “ilâh” olarak kabûl ederlerdi.
Fakat O, kendisini şöyle îlân ediyordu:
“Ben de sizler gibi bir beşerim. Bana sâdece vahyolunuyor!..” (el-Kehf, 110)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cenâb-ı Hakk’a karşı dâimâ acz içinde olduğunu bildiriyordu. Nitekim birgün:
“–Hiç kimse amel ve ibâdeti sâyesinde cennete giremez!” buyurmuştu. Bunun üzerine kendisine hayretle:
“–Sen de mi yâ Rasûlallâh?”
diye sorulunca:
“–Evet ben de! Meğer ki Rabbimin lutf-i ilâhîsi imdâda yetişe!” buyurdu. (Buhârî, Rikâk, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72)
Yâni Peygamber Efendimiz; Allah Teâlâ’nın fazlı, keremi, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de cennete giremem, yaptığım ameller beni de kurtaramaz, buyurmuş olmaktadır.
Bu îkaz, ne kadar ibret verici bir kulluk şuuru, tevâzû, dürüstlük ve sadâkat nişânesidir.
Ebû Üsâme -radıyallâhu anh- anlatır:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sözleri Kur’ân’dı. Çok zikreder, hutbelerini kısa tutar, namazını uzun kılardı. Bir yoksulun, bir bîçârenin işini görmek için onunla birlikte ihtiyâcı görülünceye kadar yürümekten çekinmez ve büyüklenmezdi.”
(Heysemî, IX, 20. Ayrıca bkz. Nesâî, Cuma, 31)
Enes -radıyallâhu anh- buyuruyor ki:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hastaları ziyâret eder, cenâzelerde bulunur, kölelerin dâvetlerine gider, merkebe binerdi. Hayber’in fethedildiği ve Benî Kurayza üzerine yüründüğü gün yuları hurma liflerinden olan bir merkebe binmişti. Altında da liften yapılmış bir semer vardı.” (Tirmizî, Cenâiz, 32/1017; Hâkim, II, 506/3734)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbının arasında otururdu. Bu sebeple, bir yabancı geldiğinde, hangisinin Efendimiz olduğunu sormadan bilemezdi. (Nesâî, Îmân, 6)
Muhtelif zamanlarda Hazret-i Âişe vâlidemize, Peygamber Efendimiz’in evde ne ile meşgul olduğu sorulduğunda şu cevapları vermiştir:
“Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- evinde âilesinin işleriyle meşgul olurdu. Ezânı duyunca da hemen namaza çıkardı.” (Buhârî, Nafakât, 8)
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir beşerdi. Elbisesini diker, koyunlarını sağar, kendi işlerini yapardı.” (Ahmed, VI, 256)
“O, elbisesini dikip yamar, ayakkabısını tâmir eder, diğer insanların evlerinde yaptığı işleri yapardı.” (Ahmed, VI, 106, 121)
*
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, samîmî ve sâde muâmelesi ve mütevâzı hâli ile insana mahsus yüce fıtratın en uygun sûretini temsîl etmişti. Bu davranışlar, O’ndan aslâ sun’î bir şekilde değil, yüce rûhunun derinliklerindeki kâ’bına varılmaz vasıflarının en tabiî hâli şeklinde tezâhür ediyordu.
Adiy bin Hâtim anlatıyor:
“Henüz müslüman değildim. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ziyârete gittim. Beni hâne-i saâdetine dâvet buyurdu. Yolda yaşlı ve zayıf bir kadın O’nu durdurdu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kadın sözünü bitirinceye kadar uzun bir zaman bekledi. Ben kendi kendime:
«Vallâhi bu melik değil!» dedim.
Sonra evine vardık. İçi lif dolu deriden bir yastığı alarak bana uzattı ve:
«–Buyur, buna otur!» dedi.
Ben:
«–Hayır, siz oturun!» diye ısrâr ettiysem de O:
«–Sen otur!» diye tekrar etti.
Bunun üzerine emirlerine muhâlefet etmemek için oturdum. Kendileri yere oturdular. Ben yine kendi kendime:
«Vallâhi bu, bir melikin yapacağı iş değil!» dedim.
Sonra konuşmaya başladık. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana Rekûsî[38] olduğumu, toplanan zekattan dörtte bir aldığımı ve mezhebime göre bunun haram olduğunu söyleyince hayretler içinde kaldım. İşte o zaman O’nun bir Peygamber olduğunu iyice anladım. Çünkü herkesin meçhûlü olan şeyleri biliyordu.”[39]
Bütün bu vâkıalar tüm açıklığıyla Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ulvî tabiatını ortaya koymaktadır.
Âmir bin Rebîa -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kâbe’yi tavâf ederken ayakkabısının bağı koptu. Bir kişi hemen kendi ayakkabısının bağını çıkarıp Efendimiz’in ayakkabısına bağlamaya başladı.[40] Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bağı çıkardı ve şöyle buyurdu:
“–Bu, kişinin kendisini tercih ederek arkadaşlarından üstün görmesidir. Ben tercihten (yani kendini başkasından üstün tutmaktan ve kendi işini başkasına gördürmekten) hoşlanmam!” (Heysemî, III, 244; IX, 21)
İnsanlara hidâyet tevzî eden ve onlara sonsuz bir saâdet hayâtının yolunu gösteren Allah Rasûlü, bu ebedî faydası mukâbilinde bile en ufak bir dünyevî menfaat beklemiyor, son derece müstağnî davranıyordu.
