Ashâbının Cömertliği
Sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üsve-i hasene olan ahlâkına yaklaşabilmek için âdeta yarış hâlinde bulunurlardı. Bütün ashâb, nebevî ahlâkta fânî olma gayreti içinde idi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, her biri rızâ ve kanaatle gönül zengini olan ashâbı içinde ayrıca maddî bakımdan zengin olanlar da vardı. Onlar, mallarını, mülklerini ve canlarını Allah yolunda seferber ettikleri için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in medh u senâsına nâil olmuşlardır. Ayrıca onları Cenâb-ı Hak:
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111) âyet-i kerîmesi ile müjdelemiştir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in en yakın arkadaşı olan, Kur’ân-ı Kerîm’de “ikinin ikincisi” diye vasfedilen ve Kureyş’in en büyük tüccar ve servet sahiplerinden birisi olmasına rağmen oldukça sâde ve mütevâzı bir hayat süren Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bunlardan biriydi. Mîras olarak geriye fazla bir şey bırakmamıştı. O, dünyâ malını en verimli bir şekilde kullanarak bütün varını-yoğunu Allah Rasûlü’ne âmâde kılmış, servetini Hak yolunda harcamış, bilhassa İslâm’ın ilk ve en sıkıntılı yıllarında eziyet gören müslüman köleleri satın alarak onları hürriyetine kavuşturup çeşitli işkencelerden kurtarmıştı.
Servetini bu şekilde harcamasından hoşlanmayan babası Ebû Kuhâfe birgün Hazret-i Ebû Bekir’e:
“–Oğlum, sen hep zayıf ve güçsüz köleleri satın alıp âzâd ediyorsun. Madem köle âzâd edeceksin, şöyle güçlü-kuvvetli köleler satın al da, tehlike ve kötülüklere karşı önünde durup seni korusunlar.” demişti.
Ebû Bekir -radıyallâhu anh- şu muhteşem cevâbı verdi:
“–Babacığım, benim böyle davranmakta yegâne maksadım, Allâh’ın rızâsını kazanmaktır. Ben onları âzâd etmekle ancak Allah katındaki mükâfâtı istiyorum!”
Hazret-i Ebû Bekir’in bu ve benzeri cömertliklerini medhetmek üzere şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“Malını Allah yolunda harcayıp O’na saygı duyarak haramlardan sakınan (takvâ sahibi olan ve), o en güzel kelimeyi (kelime-i tevhîdi) tasdîk eden kimseyi Biz de en kolay yola muvaffak kılarız.” (el-Leyl, 5-7)[48]
Onun servet sahibi olması, zühdüne mâni olmamış, aksine malını gerektiği gibi kullanarak, zenginlik içinde zühd hayâtının nasıl yaşanacağının en bâriz misâllerinden biri olmuştu. Bu sebeple Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ebû Bekir hâriç, her kimin bize bir iyiliği dokunmuşsa mutlaka kendisine karşılığını vermişizdir. Ancak bizim nezdimizde onun öyle bir iyiliği var ki, iyiliğinin karşılığını ona kıyâmet günü Allah Teâlâ verecektir. Hiç kimsenin malı, Ebû Bekir’in malı kadar beni faydalandırmamıştır. Birini dost edinecek olsaydım mutlaka Ebû Bekir’i edinirdim…” diyerek onu ve malını tekrîm etmiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 15/3661)
Aşağıdaki şu misâller de sahâbenin fazîlet yarışını ne güzel aksettirir:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Birgün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize sadaka vermemizi emretti. O sırada yanımda malım da vardı. Kendi kendime; «Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı geçersem işte bu gün geçerim.» dedim ve malımın yarısını Rasûlullâh’a getirdim.
Allah Rasûlü sordu:
«–Âilen için ne bıraktın?»
Cevâben:
«–Onlara da Siz’e getirdiklerim kadar bıraktım!» dedim.
Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise, malının tamamını getirdi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
«–Ey Ebû Bekir! Âilene ne bıraktın?» suâline de:
«–Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım!» diye cevap verdi.
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın bu cevâbı üzerine içimden:
«Hiçbir zaman ve hiçbir hususta, Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı geçemem.» dedim.” (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)
Hazret-i Ömer’in yardımcısı Eslem anlatıyor:
Birgün Hattâb oğlu Ömer -radıyallâhu anh- ile birlikte pazara çıkmıştım. Genç bir kadın, arkadan Ömer -radıyallâhu anh-’a yetişti ve:
“–Ey Mü’minlerin Emîri! Kocam öldü, geride küçük çocuklarımız var. Vallâhi ellerinden hiçbir şey gelmiyor. Kendi hizmetlerini yapacak durumda değiller. Ne ekinleri var ne de sağmal hayvanları. Sırtlan gibi kıtlığın, yokluğun onları helâk etmesinden korkuyorum. Ben Hufâf bin İymâ el-Gıfârî’nin kızıyım, babam Hudeybiye Musâlahası’nda bulunmuştu…” dedi.
Ömer -radıyallâhu anh-, kadının bu sözlerini duyunca:
“–Ne büyük şeref!” dedi.
Sonra zekât hayvanlarının bulunduğu yere gitti. Orada bağlı bulunan güçlü, ağır yük taşıyabilecek bir devenin sırtına iki büyük çuval dolusu yiyecek yükletti. Ayrıca iki çuvalın arasına çeşitli yiyecekler ve elbiseler koyduktan sonra devenin yularını kadının eline verdi ve:
“–Deveyi çek, bunlar bitmeden muhakkak Allah size bir hayır kapısı açar.” diyerek duâ etti.
Yanındakilerden biri:
“–Ey Mü’minlerin Emîri! Kadına çok verdin!” dedi.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Babası Hudeybiye’de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile bulunmuştu. Allah -celle celâlühû-’ya yemin ederim ki, ben bu kadının kardeşi ile babasının uzun müddet bir kaleyi kuşatarak fethettiklerini görmüştüm. Onlar kaleyi alınca, biz de payımıza düşen ganimetleri almıştık.” dedi. (Buhârî, Meğâzî, 35)
Aşağıdaki hâdise de Hazret-i Ömer’in kalp yapısını aksettirmesi bakımından pek mânidardır:
Yine yardımcısı Eslem anlatıyor:
Ömer -radıyallâhu anh- ile birlikte bir gece Medîne’de Vâkım Tepeleri’nden birinde dolaşırken bir evde bir kadın gördük. Çocuklar etrâfında ağlaşıyorlardı. Ocakta su dolu bir tencere vardı.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- çocukların niçin ağladığını kadına sordu. Kadın:
“–Açlıktan!” diye cevap verdi.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, üstelik tencerede çocukları avutmak için çorba yerine taş kaynadığını ve kadıncağızın, uyutana kadar yavrularını böyle oyaladığını öğrenince gözleri doldu. Derhâl zekât mallarının bulunduğu ambara gitti. Bir çuval un ve muhtelif gıdâ malzemeleri alarak sırtına yüklendi. Çuvalı ben sırtıma almak istedim. Fakat Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Ey Eslem! Ben yükleneceğim! Çünkü çocukların hesâbı âhirette benden sorulacak!” dedi.
Kadının evine vardığımızda yemekleri pişirme işini de üzerine aldı. O, bir taraftan tencereyi karıştırıyor, bir taraftan da ateşe üflüyordu. Hattâ dumanların sakallarının arasından girip çıktığını görüyordum. Bu şekilde yemeği pişirdi. Sonra yemeği kendi elleriyle çocuklara yedirmeye başladı. Çocuklar doyunca geri çekilerek karşılarına oturdu. Bir aslan kadar heybetliydi. Bir şey söylemeye çekindim. Çocuklar oynaşıp gülüşünceye kadar bu şekilde durdu.
Sonra kalktı ve:
“–Ey Eslem! Onların karşılarında niçin oturdum, biliyor musun? Onları gördüğümde ağlıyorlardı. Güldüklerini görmeden ayrılmak içime sinmedi, onlar gülümsemeye başlayınca içim rahat etti…” dedi. (Ali el-Müttakî, XII, 648/35978)
İşte halîfelikleri esnâsında da aslâ dünyânın sefâhat ve şatafatına meyletmeyip yamalı elbiseler içinde yaşayarak İran ve Roma krallarının hayretini celbeden Ebû Bekir ve Ömer -radıyallâhu anhümâ-, Hazret-i Peygamber’in ne güzel tâkipçileridir.
Hiç şüphesiz onların bu güzel hâli, diğer ashâb-ı kirâmda da görülmekteydi. Birgün dilencinin biri Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın önünde durup bir şeyler istedi. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, oğlu Hasan ve Hüseyin’e:
“–Annenize gidip evdeki altı dirhemi alıp getirin!” dedi.
Hasan ve Hüseyin gitti, altı dirhemin hepsini getirip babalarına teslîm ettiler. Hazret-i Ali de onları dilenciye verdi. Oysa o esnâda kendilerinin de ihtiyacı vardı. Hazret-i Fâtıma onunla un alacaktı.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- evden içeri daha adımını atmamıştı ki, yanına devesini satmak isteyen bir kimse geldi. Ücretini sonra verirsin diyerek devesini Hazret-i Ali’ye yüz kırk dirheme sattı ve hayvanı kapıya bağlayıp gitti. Aradan fazla zaman geçmeden başka biri çıkageldi ve deveyi iki yüz dirheme satın aldı. Parasını da hemen ödeyip gitti.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, yüz kırk dirhemi, deveyi satın aldığı kimseye verdi, arta kalan altmış dirhemi de Hazret-i Fatıma’ya teslim etti ve şöyle dedi:
“–Bu, Allâh’ın; «Her kim bir hasene ile gelirse ona, o yaptığı iyiliğin on katı vardır…»[49]
buyurarak Hazret-i Peygamber vâsıtasıyla bize vaad buyurduğu ihsânıdır. (Biz o altı dirhemi verdik. Allah -celle celâlühû- da on misliyle mukâbelede bulundu!..)” dedi. (Ali el-Müttakî, VI, 572-573/16976)
Hazret-i Huzeyfe’nin anlattığı şu hâdise de, ashâbın diğergâmlığını tezâhür ettirmesi bakımından ne kadar câlib-i dikkattir:
Yermük Muhârebesi’ndeydik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de binbir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihâyet aradığımı buldum. Fakat ne çâre, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işâretleriyle dahî zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek:
“–Su istiyor musun?” dedim.
Belli ki istiyordu, çünkü dudakları harâretten âdeta kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecâli yoktu. Göz işâreti ile de muzdarip hâlini îmâ eder gibiydi.
Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından bir “Âh!” sesi duyuldu.
Amcamın oğlu, bu acı feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek kaş ve göz işâretiyle suyu hemen ona götürmemi söyledi.
Kızgın kumların üzerinde yatan şehîdlerin aralarından koşa koşa ona yetiştim. Baktım ki o, Hişâm bin Âs imiş. Ona:
“–Su ister misin?” diye sordum. O da göz işâretiyle; “Evet!” dedi. Tam suyu içeceği esnâda bir başka yaralının; “Âh, âh!” diye inlediği duyuldu. Hişâm, suyu ona götürmemi işâret etti.
Onun yanına vardığımda şehîd olmuştu. Derhâl Hişâm’ın yanına geri döndüm, kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; o da şehîd olmuş!
Bâri amcamın oğluna yetişeyim dedim. Koşa koşa ona gittim. Ne çâre ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslîm eylemişti… Elimdeki kırba, dolu olarak üç şehîdin ortasında kaldı.[50]
Huzeyfe -radıyallâhu anh- o andaki hâlet-i rûhiyesini şöyle anlatır:
“Hayâtımda birçok hâdiseyle karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırıp heyecanlandırmadı. Aralarında akrabâlık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirlerine karşı bu derecedeki diğergâm, fedâkâr ve şefkatli hâlleri, (yâni son nefeslerini de hayatlarındaki gibi fazîlet içerisinde vermeleri ve; «…Ancak müslümanlar olarak ölünüz.» (Âl-i İmrân, 102) âyet-i kerîmesinin şuuru ile hayâta vedâ edebilmeleri), gıpta ile seyredip hayran olduğum büyük bir îman celâdeti olarak hâfızamda derin izler bıraktı…”
