İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Hicret ve Sevr

Allah Rasûlü’nün Mekke’deki on üç yıllık irşad mücâhedesinden sonra, kendisine ikinci bir mağara gösterildi. Bu, hicret yolu üzerindeki Sevr Mağarası’ydı. Bu mağara, okumak için değil, ilâhî esrâra gark olmak ve kalbi inkişâf ettirmek için mânevî bir mektep idi.

Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra kâinâtın en üstünü ve cevherlisi olan Hazret-i Ebû Bekir idi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapmanın şeref, izzet ve fazîletine ermişti. Kur’ân’ın ifâdesiyle, «ikinin ikincisi» olmuştu. Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına:

“…Mahzûn olma; Allah bizimle beraberdir!..”

(et-Tevbe, 40)

buyurarak maiyyetin, yâni Allâh ile beraber olmanın keyfiyetini telkîn ediyordu. Bu aynı zamanda, gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesinin vesîlelerinden biri olan gizli zikir tâliminin de başlangıcı kabûl edilmiştir.

Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrar fezâsından vâsıl-ı ilâllâh edecek temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu mânevî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nûr menbaı olan kalb âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ile bu mağarada baş­lamış ve böylece ucu kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.

Îman, gücünü O’na muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu ilâhî muhabbeti, ham ve sığ idrâkimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir.

Aşağıdaki şu misâlin, her gönle kendi ufku ve istîdâdı ölçüsünde tesir edeceği kanaatindeyiz:

Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile her sohbetinde ayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurdu. Nübüvvet sırlarının en samîmî mahremi olduğundan muhtelif tecellîlere nâil olur, yanlarında iken bile Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hasret içinde kalırdı.

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“–Ebû Bekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım…” ifâdesi karşısında Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gözyaşları içinde:

“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e adadığını ve onda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu hâl, tasavvuftaki “fenâ fi’r-Rasûl” makâmıdır.) O, bütün servetini Allah ve Rasûlü yolunda harcamış, hattâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbını tasaddukta bulunmaya teşvik ettiğinde o, servetinin tamamını getirmişti. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın:

“–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebâ Bekir?” suâline de büyük bir îman vecdiyle:

“–Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım!..”

şeklinde cevap vermiştir. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

Muâviye bin Ebî Süfyan onun hakkında:

“Dünyâ, Ebû Bekir’i istemedi. O da dünyâyı istemedi…” der.

Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın bütün malını sadaka olarak vermesi ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in de onu bundan men etmemesi, istisnâî bir durumdur. Ayrıca Hazret-i Ebû Bekir ve âilesinin, sabr-ı cemîl ve kuvvetli bir tevekkül sahibi olmasındandır.

Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Sevr Mağarası’nın önüne gelen bedbahtlar, örümcek ağından başka bir şey göremiyorlardı. Şâirin dediği gibi:

Örümcek ne havada,

Ne suda, ne yerdeydi…

Hakk’ı göremeyen

Gözlerdeydi!..[7]

Bu iki azîz yolcu, ilâhî himâye ve sıyânet altında Medîne yakınlarındaki Kuba’ya ulaştılar. Hasretle beklenen azîz misâfirlerin Medîne’ye teşrîfiyle âdeta yer yerinden oynamış, cihân mes’ûd bir cümbüşe dönmüştü.

Tepelerden “Talea’l-bedru aleynâ”nın[8] yakıcı nağmeleri, dalga dalga semâyı örüyor, gönülleri coşturuyordu. Târih, yine 12 Rabîulevvel’i göstermekteydi. Târih, o andan itibaren kıyâmete kadar meydana gelecek vukuâtı fihristleyecek bir “hicret takvimi” başlatıyordu.

Medîne-i Münevvere, bu günden sonra, İslâmiyet’in inkişaf ve terakkî mekânı ve aynası oldu. Küfrün karanlık yüzü, bu hicretle soldu. Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Kuba, ulvî bir mânâ kazanıp bu mübârek hicretin kıyâmete kadar sürecek kudsî hâtıraları oldu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîneli müslümanlar olan Ensâr ile Mekke’den kendilerine göç ederek gelen Muhâcirleri birbirleriyle kardeş kıldı. Ensâr, Muhâcir kardeşlerine mal beyânında bulunarak; “İşte malım; al, yarısı senin olsun!..” dedi.

Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen o Muhâcirler de:

“−Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilediler.[9]

Fedâkârlık ve ferâgatte kâ’bına varılmaz bir İslâm kardeşliğinin temeli böylece atılmış oldu.

Medîne, İslâm târihindeki ölümsüz mevkiine ve hiçbir zaman yok olmayacak îtibârına kavuştu. Medîne’de ezanlar, Ramazanlar, bayramlar, zekâtlar, fazîletler ayrı bir tecellî ve ayrı bir ulviyetle ümmete numûne ve ideal oldu.

*