İÇİNDEKİLER
ARAMA:

En Büyük Firkat ve Vuslat

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- 29 gazve ve 91 seriyye olmak üzere pek çok askerî faâliyette bulundu. Mekke’nin fethi ile kökleşen İslâmiyet;

“…Bugün size dîninizi ikmâl ettim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım. Ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim!..” (el-Mâide, 3) âyetiyle kemâle erdi.

Artık en büyük firkat ve vuslatın vakti gelmişti.

Allâh’ın Habîbi, hastalanmasından bir gün önce, Medîne’nin Cennetü’l-Bakî denilen mezarlığına gitti. Ölüler için:

“–Ey büyük Allâh’ım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme!” diyerek duâ buyurdu. (Ahmed, III, 489)

Bu sûretle onlarla âdeta vedâlaşmış oldu.

Mezarlıktan döndükten sonra da, sıra ashâbıyla vedâlaşmaya gelmişti. Onlara son nasîhatlerinde bulundu ve:

“Şânı yüce olan Allâh, bir kulunu, dünyâ ve onun ziyneti ile kendi katındaki nîmetler arasında muhayyer bıraktı. O kul da, Allah katındakileri tercih etti!..” buyurdu.

Bu sözler üzerine hassas ve rakik kalpli Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendilerine bir vedâ hitâbında bulunduğunu anladı. Büyük bir hüzne gark olarak yüreği mahzunlaştı; gönlünden ve gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hıçkıra hıçkıra:

“–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Hatta sana mallarımızı, canlarımızı ve evlâtlarımızı da fedâ ederiz…” dedi. (Ahmed, III, 91)

Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in derin hissiyâtını kavrayamamış, bu inceliği hissedememişti. Çünkü âyet-i kerîmede bahsedilen Sevr’deki “ikinin ikincisi” yalnız Hazret-i Ebû Bekir idi.

Sahâbî, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu azîz arkadaşının ağladığını görünce, büyük bir hayretle birbirlerine:

“–Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih kişiden bahsederken, şu ihtiyarın ağlamasına şaşmaz mısınız?!.” dediler. (Buhârî, Salât, 80)

Oysa Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın hassas ve rakik kalbi, büyük vedâyı sezmiş ve ayrılık derdiyle inleyen bir ney gibi feryâda başlamıştı.

Cennet hanımlarının efendisi Fâtıma annemiz, mübârek babaları Rahmet Peygamberi’nin fânî ayrılığından o kadar mahzun oldular ki, kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alıp kokladıktan ve gözlerine sürdükten sonra şu dörtlüğü ifâde buyurdular:

مَاذَا عَلٰى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدٍ

أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَا

صُبَّتْ عَلَىَّ مَصَائِبُ لَوْ أَنَّهَا

صُبَّتْ عَلَى الْأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا

“Ahmed -aleyhisselâm-’ın toprağını koklayanın hâli ne mi olur; ömür boyu güzel koku koklamamak! (Yâni onun çok pahalı güzel kokular sürünmesine ihtiyaç kalmaz.)

Fahr-i Kâinât’ın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler kapkara gece kesilirdi.” (İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, Uyûnü’l-Eser, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bize Kur’ân ve Sünnet gibi iki büyük rehber bıraktı.

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, dünyâ ve âhiretin saâdet reçetesi, Varlık Nûru’nun ebedî hâtırasıdır.

Medîne’ye dönüşlerinden sonra on üç gün kadar süren çetin bir hastalık neticesinde milâdî 632 yılının 8 Haziran’ı, hicrî 11′inci yılın 12 Rabîulevvel Pazartesi günü kendilerine cemâl ufukları açıldı. “Refîk-ı A’lâ”sına kavuştu.

Varlık Nûru’nun iki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkı ve hasreti içinde yaşardı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ebedî âleme göç ettikleri za­man, mübârek yüzlerinde hiçbir değişiklik görülmediği için, ashâb-ı kirâm, O’nun âhirete intikâlinden şüpheye düştüler. Bunun üzerine Efendimiz’in yakınlarından Esmâ bint-i Ümeys -radı­yallâhu anhâ-, arkalarındaki mü­bârek Nübüvvet Mührü’nü aradı. Kaybolduğunu görünce, ukbâ âlemini şereflendirdikleri kat’î olarak anlaşılmış oldu. (İbn-i Sa’d, II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 231)

Dîn kemâle ermiş, sahâbeden teblîğin bizzat tasdîki alınmış ve Cenâb-ı Hakk’a da şâhid olması arz edilmişti. Ardından Varlık Nûru, ebediyet âlemine çağrıldı.

Artık O, mahşerde, Sırat’ta ve Kevser Havuzu’nun başında ümmetini beklemektedir.

Şefâat yâ Rasûlallâh!

Meded yâ Rasûlallâh!

Dahîlek yâ Rasûlallâh!..

*

12 Rabîulevvel Pazartesi günü doğup dünyâyı şereflendirmişlerdi.

Ve yine bir pazartesi günü Allah tarafından kendilerine nübüvvet vazîfesi verilmişti.

Ebû Katâde Hazretleri şöyle der:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e pazartesi günü oruç tutmanın fazîleti soruldu. Şöyle buyurdular:

“O gün, benim doğduğum ve peygamber olduğum (veya bana vahiy geldiği) gündür.” (Müslim, Sıyâm, 197-198)

Yine bir pazartesi sabahı, Medîne’ye girerek yeni kurulan ve kıyâmete kadar devâm edecek olan İslâm devletinin temelini atmışlardı.

Ve nihâyet bir pazartesi günü de, âhiret âlemine intikâl ettiler.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ-’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ «…Bugün size dîninizi tamamladım…» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)

O’nun doğumu, peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün kudsiyyetinin ve öneminin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak; sevincin heyecanı ve hüznün burukluğu beraber yaşanmaktadır. Gönül iklîminde bayram neş’esi ile irtihâl elemleri, zıt bir hassâsiyet beraberliği içindedir.

Allah Rasûlü’nün fânî dünyâdan ebedî saâdet âlemine irtihâli ile O’ndan mahrum kalan dünyânın vefâsızlığını, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri şu mısrâları ne güzel tasvîr eder:

Kim umar senden vefâyı

Yalan dünyâ değil misin?

Muhammedü’l-Mustafâ’yı

Alan dünyâ değil misin?