Bedir, Uhud ve Hendek
Îmânın küfre karşı ilk büyük direnişi olan Bedir Harbi, mü’minlerin zaferiyle neticelendi. Dînî asabiyet, akrabâlık asabiyetini sıfırladı. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- oğlu ile, Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh- babası ile, Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Hak Teâlâ, bu dehşetli manzaraya melekler ordusunu da seferber etti. Bedir’de bu ulvî heyecan şerâresine iştirâk eden melekler de, diğer meleklere göre izzet kazandılar.[10]
Bu muazzam zaferden sonra Cenâb-ı Hak, müslümanlara kibir ve ucub hâli gelmemesi için Enfâl Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesini inzâl etti:
“(Ey Peygamber!) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da Sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.”
*
Bedir zaferinin arkasından gelen Uhud Harbi ise, Hazret-i Hamza’nın mübârek kanı ile boyandı. O’nunla şehîd sayısı yetmişe yükseldi. Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Yine Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sevgili amcası ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca tekrarlamıştır.[11]
İşte Bedir zaferinin ardından gelen Uhud Harbi’nde böyle dehşetli hüzün manzaraları sergileniyordu. Hayâtın bütün acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanıyordu. Tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ hâli zirvedeydi.
Mü’minlerin en ağır imtihanlarından biri olan Uhud’da bir ara müşrikler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına iyice yaklaştılar. Attıkları ok ve taşlarla Efendimiz’in mübârek rebâiye dişi[12] kırıldı. Âlemlere nûr saçan mübârek alnı, gül yüzü ve bütün insanlara rahmet müjdeleyen mübârek dudakları yaralanıp kanadı. Kan yüzüne akmaya başladı.
Miğferin halkalarından ikisi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanağının üst tarafına battı. Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in müslümanları düşürmek için kazdığı çukurlardan birinin içine düştü. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullah da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı.[13]
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Uhud günü müşrikler Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yöneldiğinde, O’nun yanına koşup gelenlerin ilki ben oldum. Arkamdan birisinin de âdeta kuş gibi uçarak Allah Rasûlü’nün yanına yetişmek istediğini gördüm. Bir de baktım ki o, Ebû Ubeyde bin Cerrah imiş.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in miğferinin halkalarından ikisinin iki şakağına battığını görünce, Ebû Ubeyde bana:
«–Ricâ ediyorum, Allah aşkına benimle Rasûlullâh’ın arasından çekilir misin?! Müsaâde edersen Rasûlullâh’ın şakağından halkayı ben çıkarayım!» diyerek o şerefin kendisine âit olmasını arzu ettiğini söyledi.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e eziyet vermemek için, batan halkayı eliyle değil de dişiyle tuttu ve çıkardı. Bu esnâda kendi dişi de kırıldı. Sonra Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in diğer yanağına baktı. Yine bana:
«–Allah aşkına, benimle Rasûlullâh’ın arasından çekilir misin?!» dedi.
Diğer halkayı da ön dişleriyle çıkardı. O esnâda bir dişi daha kırıldı. Bu sebeple Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-’ın iki dişi eksikti.” (Vâkıdî, I, 246-247; İbn-i Sa’d, III, 410; Hâkim, III, 29/4315; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, III, 263)
O an bütün ashâb-ı kirâm ve melekler, derin bir mâteme büründüler. Cereyân eden hâdiseler çok ağırlarına gitmişti. Sahâbe-i kirâm:
“–Yâ Rasûlallâh! Müşriklere bedduâ etseniz?!” dediler.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“–Allah Teâlâ beni lânetleyici ve kötüleyici olarak göndermedi. Bilâkis Hakk’a dâvet etmek için ve rahmet olarak gönderdi. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.”
diye duâ buyurdular. (Beyhakî, Şuab, II, 164; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95. Bkz. Müslim, Birr, 87; Heysemî, VI, 117; İbn-i Hibbân, III, 254/973)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu kâ’bına varılmaz derecedeki yüksek ahlâkıyla ilgili olarak Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, mersiyesinde şöyle buyurmuştur:
“Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!
Nûh -aleyhisselâm- kavmi için:
«…Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»[14]
diye bedduâ etmişti.
Şâyet Sen de bizim aleyhimize böyle duâ etseydin, son neferimize kadar hepimiz helâk olurduk.
Sen’in mübârek sırtına basıldı, yüzün yaralanıp kanatıldı, dişin kırıldı, lâkin Sen hayırdan başka bir şey söylemedin! Sâdece:
«Allâh’ım, kavmimi mağfiret et! Çünkü onlar bilmiyorlar.» buyurdun.” (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95)
İşte mü’minlerin çetin bir imtihânı olan Uhud Harbi’nde böyle dikkat çekici ve hassas sahneler yaşandı.
Ashâb-ı kirâm, Bedir’de Allah Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz Sana inandık, taraf-ı Bârî’den getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îtikâd ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allah hakkı için denize girer isen, Sen’inle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..”[15] diyen ashâb, îmân vecdinin ve ilâhî bir heyecan hâlinin zirvesinde idi.
Uhud’da ise, Allah Rasûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte bir anlık gaflet edilmesi ve dünyâ malına cüz’î bir temâyül, savaşın kaderini değiştirmiş, îkâz-ı ilâhî tecellî ederek muzafferiyetin gecikmesine sebep olmuştur.
Yaşanan bütün bu tecellîler sebebiyle Uhud, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönlünde müstesnâ bir kıymet kazanmıştır. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ömrü boyunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini ziyârete devâm etmiş, zaman zaman da:
“Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!..”[16]
buyurmuştur.
İşte böylesine ulvî mazhariyetlere nâil olan şehîdler meşhedi Uhud, Allah Rasûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar ümmete müstesnâ bir ziyâretgâh kılınmıştır.
{
Hendek Harbi’nde Varlık Nûru, hiç kimsenin kırmaya muvaffak olamadığı sert bir kayayı kırarken; ilk vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini ve bulunduğu yerden bu memleketlerin saraylarını görmekte olduğunu ifâde buyurdu.[17] Böylece bütün bu memleketlerin îlâ-yı kelimetullâh ile aydınlanacağı müjde ve vaadini vererek, ümitsiz gönüllere, gelecek zaferlerin heyecanıyla ümit zerkediyordu. Hakk’ın nûrunun, yakın bir gelecekte bâtıl karanlığını mutlakâ imhâ edeceğini müjdeliyor, olmazların olur hâlinde teselsül edeceği cihânşümûl bir hidâyet haritası çiziyordu.
Hendek, ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk ve karanlık, yâni binbir meşakkat ve çile kumkumasıydı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirîn’e yardım eyle!..” (Buhârî, Meğâzî, 29) niyâzıyla, dünyâdaki bütün ıztırap ve yorgunlukların âhiretin sonsuzluğu karşısında değersiz olduğunu ifâde ederek, ashâbına âhireti hedef olarak gösteriyordu.
