D. TEŞRÎDEKİ (HÜKÜM KOYMADAKİ) İ’CÂZI
İlâhî teblîğattaki gelişme, son Peygamber Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile nihâyete erdiği ve bundan sonraki bütün zaman ve mekânlar O’na âit olduğu için, kendisine indirilen Kur’ân-ı Kerîm’in, dünyâ var oldukça zuhûr edecek her türlü îcap ve maslahata cevap verecek kâideleri ihtivâ etmesi zarûrîdir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’in mûcizevî yönlerinden biri de, teşrî alanındaki emsalsiz ihtişâmıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de, hukukçuların müstağnî kalamayacakları köklü bir kânun koyma usûlü ile birlikte, insanların maslahatı için zarûrî olan mühim hükümler mevcuttur. Kur’ân’ın bu husûsiyeti, asırların geçmesiyle birlikte kuvvetlenerek devâm etmektedir.
Kur’ân’ın teşrîdeki i’câzı, beşerî kânunların aksine, ihtivâ ettiği hükümlerin, zamanın ilerlemesine rağmen her devrin ihtiyaçlarına cevap verebilmesinde, insaf ehli tarafından tenkid edilecek hiçbir noksanlığının bulunmamasında, diğer kânunlar tarafından halli çok müşkil olan meseleleri kolayca çözmesinde, koyduğu hükümlerin büyük hikmetler ihtivâ etmesinde ve bu muhteşem nizâmı diğerlerine göre çok kısa bir sürede zirveye ulaştırmış olmasında tecellî eder.
Kur’ân’ın getirdiği hukuk sistemiyle İslâm, insanın hayal ve havsalası dâhilinde akla gelebilen her suâle cevap verir ve bunları kendi içinde tezada düşmeden mantıkî bir teselsül hâlinde, sistemli ve âhenkli bir şekilde ortaya koyar.
Kur’ân-ı Kerîm, kıyâmete kadar gelecek bütün asırlara hitâb eden bir hukuk sistemi getirmiş olmakla birlikte, aynı zamanda bu nizâmı çok kısa sürede teşekkül ettirmiştir. Hâlbuki toplumların hayâtında kânun ilk başta tam mânâsıyla tekâmül etmez. Hiçbir cemiyet ilk önce ve başlangıçta, son derece gelişmiş bir hukuk sistemi tesis edip daha sonra yükselerek medeniyet seviyesine çıkmaz. Kültür ve medeniyet seviyesi yavaş yavaş yükseldikçe toplumun kânunî yapısı da oturmaya ve gelişmeye başlar. Sosyoloji âlimleri ve hukukçular, bu konuda ittifak hâlindedirler. Ancak Arap Yarımadası’nda durum, bu görüşün aksine olmuştur. İlim, medeniyet ve kültürden nasipleri olmayan ümmî bir kavim arasından birdenbire mükemmel bir nizam zuhûr etmiş ve medenî hukûku, ahvâl-i şahsiyeyi, devletler arası hukûku, harp ve barış ahkâmını vs. en güzel ve en sağlam bir şekilde ortaya koymuştur.
Târihin şehâdetiyle sâbittir ki hiçbir teşrîî hüküm ve açıklama, Kur’ân’dakiler kadar tesirli, geçerli, gündemde ve insanlık için hayırlarla dolu olamamıştır. Bu hususta inceleme yapan hristiyan ve yahudî müsteşrikler, böyle mûcizevî bir durumu îzah edebilmek için ilim ve mantık dışı muhtelif yollara başvurmuşlar, İslâmî hükümlerin Roma hukukundan iktibas edildiğini iddiâ etmişlerdir. Böyle bir faraziye ile o zamanki Arap Yarımadası’nın durumu arasında hiçbir alâkanın olmadığını görünce, bu sefer yahudî şeriatından alındığını söylemişler, bunu da inandırıcı bulmayınca; “Hammurabi kânunlarından alınmış olabilir.” demişlerdir. Bütün bunlar hakikati kabûl etmekten kaçmanın ve hakîkat karşısındaki âcizliğin tezâhürleridir. (Bûtî, Ravâi’, s. 153-155)
Hâlbuki yahudîlik, ırkî bir dîn hâline getirilmiştir. Yahudîler, İsrâiloğulları’ndan olmayan birini Mûsevî şeriatına kabûl etmezler. Bu yönüyle de yahudîlik, İslâm’ın mükemmel hukûkunu ortaya çıkaracak bir istîdat ve kudrete sahip değildir.
Hammurabi’ye gelince, o ve diğer meşhur hukukçular, İslâm’ın yetiştirdiği İmâm-ı Âzam gibi büyük hukukçulara ancak çırak olabilirler.
Hakikat şudur ki Kur’ân-ı Kerîm, o tarihe kadar hiçbir dînin, hiçbir medenî teşekkülün ortaya koyamadığı adâlet ve medeniyet esaslarını tebliğ etmiştir. En bedevî ve ibtidâî bir muhitte, İslâm gibi yüksek bir medeniyetin ilk olarak ve kısa sürede ortaya konulması, hiç şüphesiz ki bir mûcizedir. Bu muhteşem medeniyetin, tahsil görmemiş ve okuma yazma bilmeyen ümmî biri tarafından ortaya konulması ise daha büyük bir mûcizedir. Nitekim müfessir Kâsımî, Kur’ân’ın bu mûcizevî yönünü ifâde sadedinde şöyle demiştir:
“Allah Teâlâ, Arap ümmetini tedrîcî olarak yirmi üç senede terbiye edip yetiştirmiştir. Bu seviyede bir gelişme normal şartlarda diğer toplumlar için, ictimâî âmiller vâsıtasıyla ancak birkaç asırda tamamlanabilir…”[197]
Bu sebeple Kur’ân’ın i’câzı, aynı zamanda, yirmi üç sene gibi kısa bir sürede, gerek fertleri gerekse toplumları muhteşem bir fazîletler medeniyeti seviyesine çıkarmasında tezâhür etmiştir.
Kur’ân’daki hükümler bir beşere âit olsaydı, diğer beşerî sistemler gibi zayıf olur, çok uzun zamanda teşekkül eder ve bir müddet sonra da yetersiz kalarak insanların hayâtından çekilmeye mahkûm olurdu. Hâlbuki Kur’ân’a Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hiçbir müdâhalesi olmamıştır. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, (öldükten sonra) Biz’e kavuşmayı beklemeyenler: «Ya bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir!» dediler. De ki: «Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyân edersem elbette büyük günün azâbından korkarım.»” (Yûnus, 15)
Allah Rasûlü’nün Sünnet ve hadisleri ise Kur’ân-ı Kerîm’i şerh ve îzahtan ibârettir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kur’ân ahkâmıyla öyle fazîletli bir toplum oluşturdu ki, dillere destân oldu:
