9. Fizik
a. Yükseldikçe Hava Basıncının Düşmesi
Bugünkü bilgi ve tecrübelerimize göre normal atmosfer basıncı 1013 milibardır. Deniz seviyesinden itibaren göğe doğru yükseldikçe ortalama her 10,5 metrede basınç 1 milibar azalır. Sıcaklık ise yükseldikçe ortalama her 100 metrede 0,5 derece düşer. Aynı şekilde, yerden yükseldikçe atmosfer yoğunluğu ve tozların, dolayısıyla oksijen yoğunluğunun da azaldığı görülür. Bu sebeple, yükseldikçe nefes darlığı, konuşma ve görme zorlukları, baygınlık hâlleri meydana gelir. Hattâ 20.000 metreyi geçince özel cihaz kullanılmadığı takdirde nefes alınamadığından ölüm söz konusu olmaktadır. Bu sebeple yüksek uçuşlarda oksijen tüpü kullanılır. Henüz yeni keşfedilmiş sayılabilecek bu gerçeğe Kur’ân-ı Kerîm on dört asır önce:
“Allah, kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, o kimse gökte yükseliyormuş gibi dar ve tıkanık yapar!..” (el-En’âm, 125) âyetiyle işâret eder.
b. İki Deniz Arasındaki Perde
Rahmân Sûresi’nin 19 ve 20. âyetlerinde:
“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. (Fakat) aralarında bir engel vardır; birbirine geçip karışmazlar! (Kendi yapılarını muhâfaza ederler.)” buyrulmuştur.
Bu âyetlerde bildirilen hakîkat, asrımızda anlaşılan bir Kur’ân mûcizesidir. Son keşiflerde iki denizin birleştiği yerde, sanki suların birbirine karışmasına mânî olan meçhul bir set, görünmeyen bir perde olduğu tespit edilmiştir. Böylece Akdeniz’in suyu ile Atlas Okyanusu’nun suyu birbirine karışmamakta, her iki taraf da aslî karakterlerini muhâfaza etmektedir. Sanki Cebel-i Târık Boğazı’nda ilâhî kudreti sergileyen mûcizevî bir perde vardır.
Missisipi ve Yang-Çe gibi yüksek debili nehirler de aynı özelliği gösterirler. Onların tatlı suyu ile denizin tuzlu suyunun karışması bâzen deniz kıyısından çok içeride meydana gelir. Bu bir ilâhî kudret tecellîsi olup bugün tespit edilen büyük bir mûcizedir.
Bu hususta İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki çift yönlü akıntıyı da misâl olarak verebiliriz. Akdeniz’in daha yoğun ve tuzlu (binde 36) olan suları, dip akıntısıyla Karadeniz’e doğru; Karadeniz’in daha az tuzlu (binde 18) olan suları da üst akıntıyla Akdeniz’e doğru akar.
Medeniyetten uzak, câhil bir toplumun ve o toplum içindeki ümmî bir insanın o zaman bu gerçekleri kendiliğinden bilip söylemesi mümkün müdür?
Amerikalı deniz uzmanı Prof. Dr. Heyy de, yaptığı uzun ilmî tedkikler netîcesinde şu hakîkatlere ulaşmıştır:
Engin suların arasına çekilen ilâhî bir kudret perdesi vardır. Bu perde, iki denizin birbirine karışmasını engelliyor. Bununla beraber, iki deniz suyunun birbirine geçmesine mânî olmuyor. Ancak bu akışı, her iki tarafın sularının geçtiği tarafın taşıdığı kimyevî muhtevâya göre ayarladıktan sonra gerçekleştiriyor. Yâni bu perde, geçmesi gerekeni geçiren, geçmemesi gerekeni engelleyen çift taraflı bir süzgeç gibidir. Çünkü bütün deniz ve okyanus sularının husûsiyetleri ayrıdır. Öyle ki, sıcaklık ve tuzluluk oranlarından, bünyelerinde yaşayan canlıların farklılığına kadar her biri ayrı bir âlemi ifâde eder.
Prof. Dr. Heyy’e bu husustaki Kur’ânî bilgiler gösterilince, onun da birçok insaflı ilim adamı gibi hayret ve dehşet içinde dilinden şu cümleler dökülmüştür:
“–Doğrusu ben, bu bilgileri Kur’ân’da görmekle çok şaşırdım! Bunların aslâ bir beşer sözü olamayacağı kanaatindeyim! Bu bilgiler, mutlakâ Allah tarafından bildirilmiş olmalı!..”
Bundan sonra Prof. Dr. Heyy, Kur’ân’ı ve hadîs-i şerîfleri büyük bir dikkatle inceledi. Kur’ân’ın vahiy mahsûlü olması yanında birçok mûcizelerle dolu olduğunu da görünce şu hadîs-i şerîfteki hakîkatin de bir mûcize olarak tahakkuk ettiğini ifâde etti:
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Gönderilen her peygambere, insanların hidâyetine vesîle olacak bir mûcize muhakkak verilmiştir. Bana verilen de Allâh’ın bana vahyettiği kelâm nev’inden olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebeple kıyâmet günü ümmetimin diğer ümmetlerden sayıca çok olmasını ümit ediyorum.” (Buhârî, İ’tisam, 1; Fedâilü’l-Kur’ân, 1; Müslim, Îmân, 279)
Fizik ilmiyle meşgul olan ve Kur’ân’ı da anlamaya çalışan âlimler şöyle demişlerdir:
“Fiziğin bütün can alıcı esasları, noksansız bir şekilde Kur’ân’da yer almıştır. Elbette bizden sonra da nice hikmetler kâinattan bilinip öğrenilecektir.”
