5. Astronomi
Kur’ân-ı Kerîm, duygu derinliğine varabilmemiz ve Allâh’ın azamet-i ilâhiyyesinin kalplerimizde bir şuur hâline gelmesi için sık sık semâdan misaller verir. Mülk Sûresi’nde şöyle buyurur:
“…Rahmân olan Allâh’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (hiçbir nizamsızlık ve bozukluk tespit edemeden) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (el-Mülk, 3-4)
Yâni Rabbimiz âdeta; gökyüzünde bir trafik kazası, bir infilâk görüyor musunuz, hiç yıldızların birbirine vurup düştüğüne şâhit oldunuz mu, diye sorar. Bunların hepsi muhteşem bir ilâhî tanzimdir.
Cenâb-ı Hak, Güneş’ten, Ay’dan misaller verir. Güneş’in ekseni etrafında döndüğüne işâret eder. Hâlbuki ilim, yakın zamana kadar bu hakîkati tespit edememişti. Bu sebeple insanlar, 16-17. asırlarda, Dünyâ sâbit midir, değil midir; yuvarlak mıdır, düz müdür; Güneş mi dönüyor, yoksa Dünyâ mı dönüyor, diye tartışıyorlardı.[172]
a. Göklerin ve Yer’in Yaratılışı
Kâinâtın ilk maddesinin ne olduğu ve yaratılışının nasıl gerçekleştiği husûsunda öteden beri bir kısım nazariyeler ileri sürülmüştür. Yâni insanlar, semâ hakkında farklı görüşleri tartışmaktadırlar. Şu kadar var ki, geliştirilen bu nazariyelerle, Kur’ân-ı Kerîm’in mevzû ile alâkalı hakîkat ve i’câzı daha iyi anlaşılabilmektedir.
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâla îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)
“Sonra (Allâh’ın irâdesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.
Ona ve yerküreye; «İsteyerek veya istemeyerek, gelin!» buyurdu. İkisi de; «İsteyerek geldik.» dediler.” (Fussılet, 11)
Günümüzde astro-fizikçilerin bu konuda sahip oldukları kanaat da, bu âyetlerin çizdiği tabloya uygun düşmektedir.
Tokyo İlmî Araştırmalar Merkezi Müdürü Prof. Dr. Yuşili Kozayn’a yerin oluşumu hakkında Kur’ânî bilgiler sunulduğunda sordu:
“–Bu kitap ne zaman indi?”
“–1400 sene evvel.”
Şok oldu ve büyük bir şaşkınlık içinde şöyle dedi:
“–Hiç şüphe yok ki bu kitap, kâinâta tepeden bakıyor. Baksanıza; ne var ne yok her şeyi bütün ayrıntılarına kadar görmüş ve hem de gücüne erişilemeyecek bir mükemmellikle tasvîr etmiş!.. O’na gizli kalabilen hiçbir şey yok!”
Prof. Dr. Yuşili, bir konferansında yerin ve gökteki diğer cisimlerin oluşumları hakkında bugün ilmin gâyet net tespitler yaptığını söylemekte ve bunların sâbit gaz kütlesi hâlinde iken patlama sonucu oluştuklarını anlatmaktaydı. İşte kendisini hayrete düşüren Kur’ânî bilgiyi de bu sırada öğrenmişti. Kur’ân, bu oluşum hâlindeki varlığa “duhan” diyordu ve bu tâbir profesöre idrâkini eritecek kadar tesir etti. Çünkü o âna kadar ilim, gaz kütlesinin patlaması neticesinde belirmeye başlayan şekli “sis” kelimesiyle ifâde etmekteydi. Oysa sis, bünyesinde bulunan soğukluk ve su gibi özellikleriyle bu hakîkati îzahtan çok uzaktı. Kur’ân-ı Kerîm ise “duhân, yâni sıcak duman” demekle, hem gerçek târifi yapmış, hem de mevcut reaksiyona ışık tutarak patlamadaki harârete de değinmiş bulunuyordu. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm, ilmin tıkandığı bir kapıyı daha 1400 sene öncesinden aralayarak insanlığa -onların yeni fark ettiği- mükemmel bir hakîkat bilgisi kazandırmıştı.
Prof. Dr. Yuşili’ye, müsbet ilim ancak bâzı hakîkat kırıntılarını tespit ve keşfedebildiği hâlde, Kur’ân’ın, bunları daha dakîk bir şekilde önceden nasıl haber verdiği soruldu. Şöyle dedi:
“–Bu bilgilerin bir insan sözü olması mümkün değil! Çünkü biz ilim erbâbı, ancak bir mevzû üzerinde derinleşebiliyoruz. Oysa Kur’ân, bütün bir kâinat sahasındaki bilgileri, hattâ daha ötelerini en mükemmel bir şekilde ihtivâ ediyor ve îzah ediyor! Bu kadar geniş bir sahayı içine alan en doğru ve en mükemmel bir ilmî kudreti hiçbir beşer gösteremez! Bundan sonra ilmî hayâtımın rotası Kur’ân-ı Kerîm olacak! Önceki dar çerçevemi Kur’ân’la genişleteceğim!..”
b. Atmosfer
Yakın zamana kadar ısı derecesi müsâit olan her gezegende hayat olabileceği kanaati vardı. Araştırmalar gösterdi ki, bir gezegen için en zor hâdise, atmosfere sahip olmaktır. Zîrâ gezegenler ile atmosfer arasında akıl almaz bir zıtlık vardır. Atmosfer, yakın semâda gaz hâlinde bulunan atomlar demektir. Bu atomlar, büyük gezegenlerin yüzeyleri tarafından emilir, küçük gezegenlerin câzibesi (yerçekimi gücü) ise bu atomları çekmeye yetmez. Dolayısıyla bu gazlar uzaya fırlar ve uçup gider. Yani gezegen ile atmosferin kendiliğinden bir araya gelmesi mümkün değildir. İşte:
“…Semâya ve arza; «İsteyerek veya istemeyerek, gelin!» buyurdu. İkisi de; «İsteyerek geldik.» dediler.” (Fussılet, 11) âyeti, aynı zamanda bu hakîkate de işâret etmektedir.
Atmosferin oluşması için, moleküllerin kaçış hareketleriyle yerçekimi kuvveti denge hâlinde olmalıdır. Diğer taraftan atmosfer mekânının ısısı ile arzın çekim kuvveti de dengede olmalı ve uzaydaki muhtelif enerjiler bu âhengi bozmamalıdır. Bu ise imkânsız denecek kadar zordur. Belki de kâinattaki gezegenler için bu şans, milyarda birden de azdır. Cenâb-ı Hak, insanlar için husûsî bir emirle târifi imkânsız bir denge kurmuş ve kullarına Dünya üzerinde güzel bir hayat imkânı bahşetmiştir.
c. Dünyâ’nın Yuvarlak Oluşu ve Dönüşü
Kur’ân-ı Kerîm’de Dünyâ’nın yuvarlak olduğuna işâret eden pek çok âyet-i kerîme vardır. Bunların birinde:
“…Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye doluyor!..” (ez-Zümer, 5) buyrulmaktadır.
Bu âyette geçen tekvîr (يُكَوِّرُ) kelimesi, baş gibi kürevî bir cismin etrafında bir şeyi, meselâ sarığı döndürerek sarmak, daha açık bir tâbirle “dolamak” demektir.
Bu tekvîr tâbiri, yeryüzünde görülen bir gerçeği tasvir eder: Kendi mihveri etrafında dönen yerkürenin Güneş’e bakan kısmı aydınlık, yani gündüz olur. Ancak, yerküre döndüğünden dolayı bu aydınlık kısım aynen devâm etmez. Hareket ettikçe aydınlık olan kısımlar karanlığa; karanlık olan kısımlar da aydınlığa bürünür. Yâni devamlı bir şekilde gece gündüzün, gündüz de gecenin üzerine dolanır. Bu da, yeryüzü sathının yuvarlak olduğunu gösterir. İşte âyette kullanılan tekvîr tâbiri, yeryüzünün kürevî şekilde olduğunu ve döndüğünü ifâde etmektedir.
Âlimler; “Sen dağları görür, onları hareketsiz, sâbit sanırsın. Hâlbuki onlar, bulutların yürümesi gibi yürümektedirler!..” (en-Neml, 88)
âyetini de, Dünyâ’nın döndüğüne işâret eden âyetlerden kabûl ederler.
Onların beyânına göre, âyet-i kerîme Dünyâ’nın döndüğünü, dönüş istikâmetiyle birlikte haber vermektedir. Yeryüzünün takrîben üç buçuk-dört km. üzerinde bulunan ana bulut kümelerinin dönüş istikâmeti, hava şartlarından bağımsız olarak dâimâ aynı istikâmettedir: Batı’dan Doğu’ya doğru… Dünyâ da aynı istikâmette dönmektedir.
Âyet-i kerîme başka bir hakîkate daha işâret etmektedir: Yeryüzündeki kıtalar, Dünyâ’nın ilk devirlerinde bir arada iken, her sene 1-5 cm. civarında farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılmaktadır. 20. asrın başlarında Alfred Wegener’in yaptığı bu keşif, başta ciddiye alınmamış, ancak 1980’lerden sonra jeolojik bir hakikat olarak kabûl edilmiştir.[173]
Ay ve Güneş’in durumlarıyla ilgili olarak da Yâsîn Sûresi’nde şöyle buyrulur:
“Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, Azîz ve Alîm olan Allâh’ın takdîridir. Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tâyin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner. Ne Güneş Ay’a yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir! Her biri (belli) bir yörüngede yüzerler.” (Yâsîn, 38-40)
Mîlâdî yedinci asırda Ay ve Güneş’in belli bir yörüngede sürdürdükleri dâirevî hareketlerini düşünmek bile mümkün değildi. Onların hareketleri hakkında bâtıl fikirler çoktu. Hattâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in oğlu İbrâhim vefât ettiği zaman Güneş tutulmuştu. Halk:
“–Hazret-i Peygamber’in oğlu vefât ettiği için Güneş tutuldu.” dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ay ile Güneş, Allâh’ın varlığını (azametini ve kudretini) gösteren âyetlerdendir. Hiçbir kimsenin ne ölümünden ne de hayâtından ötürü tutulurlar. Böyle bir durum gördüğünüz zaman, Ay ve Güneş açılıncaya kadar namaz kılın[174], duâ edin!” buyurdular. (Buhârî, Küsûf, 15)
d. Güneş ve Ay’ın Yapısı
Kur’ân-ı Kerîm, Güneş ve Ay’ın farklı yapıda cisimler olduğunu da belirtmektedir:
“Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbirleriyle âhenkli olarak nasıl yaratmış? Bunların içinde Ay’ı bir nûr, Güneş’i de bir kandil yapmış!” (Nûh, 15-16)
“Üstünüzde yedi sağlam gök binâ ettik. (Oraya) parıl parıl parlayan, yanıp tutuşan bir lamba astık.” (en-Nebe’, 12-13)
Âyet-i kerîmede Ay, “münîr (aydınlatıcı) cisim” olarak vasıflandırılmakta olup, yine Ay aydınlığı hakkında kullanılan nûr kökünden gelmektedir. Güneş ise, bir kandile (sirâc) veya parıl parıl parlayan, yanıp tutuşan bir lambaya (vehhâc) benzetilmiştir.
Burada bir husûsa dikkat çekmek gerekir:
Muharref Tevrât, Güneş ve Ay’ı “ışıklar” olarak nitelendirmekte, yalnız bunlardan birine “büyük” ötekine “küçük” sıfatını vermektedir. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm, Ay ve Güneş’in farklı yapı ve husûsiyetlerde olduğunu bildirmektedir. Ayrıca onların aynı mâhiyette ışıklar olmadığını açıkça belirtmektedir.
Bugünkü bilim, uzayda ısı ve ışık kaynağı olan gök cisimlerine “yıldız”, bağlı bulunduğu yıldızdan aldığı ısı ve ışığı yansıtan gök cisimlerine de “gezegen” demektedir. Buna göre Güneş, Samanyolu Galaksisi içinde yer alan bir yıldız; Dünyâ, Güneş sistemi içinde bir gezegen; Ay da Dünyâ etrafında dönen bir uydudur. Yani Dünyâ ve Ay’daki ısı ve ışığın kaynağı Güneş’tir; onlar ise sadece bir yansıtıcıdır.
Diğer taraftan Ay, hareketlerindeki safhalarla zaman tespiti için insanlığın istifâdesine sunulmuştur:
“…Yılların sayısını ve (vakitlerin) hesâbı(nı) bilmeniz için Ay’a birtakım menziller takdîr eden O’dur. Allah bunları (boş yere değil), ancak bir gerçeğe (ve bir hikmete) binâen yaratmıştır. (Allah), âyetlerini bilen kimseler için açıklamaktadır.” (Yûnus, 5)
e. Kara Delikler
1400 sene evvel yıldızlarla sadece fal bakılıyor, bir de yol bulmada istifâde ediliyordu. Fakat Cenâb-ı Hak Vâkıa Sûresi’nin 75 ve 76. âyetlerinde azamet-i ilâhiyyesini bildiriyor, kudret tecellîsini gösteriyor ve:
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.” buyuruyor.
Âyet-i kerîme, büyük bir yeminle yıldızların mevkîlerine dikkat çekiyor. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları, “yıldızların mevkîleri”nden maksadın, onların doğduğu “beyaz delikler” ve ölüp kaybolduğu “kara delikler” olduğunu ifâde ederler.
Beyaz delikler, akıl almaz bir enerji deposudur. Bünyelerinde milyarlarca yıldız doğuracak kadar enerji mevcuttur. Bunlar, âdeta galaksilerin tohumlarıdır.
Kara delikler ise, esrârengiz bir yıldız mezarlığıdır. Bunlar da civarlarında bulunan maddî bütün varlıkları ve zamanı, kendi bilinmezliğinde yok ederler.
1950’lerden sonra keşfedilen kara delikler, enerjisi tükenen bir yıldızın kendi içine doğru büzülmesi ve neticede “0” hacim ve sonsuz yoğunlukta çok büyük bir çekim alanının teşekkül etmesi demektir. Bu esrarengiz teşekküllerin kütle çekimi o kadar kuvvetlidir ki, ne ışık, ne madde, ne de herhangi bir şey onun tesirinden kurtulamaz. Bu yüzden teleskopla görülemez ve sadece kara bir delik olarak tezâhür ederler. Ancak çevrelerinde meydana getirdikleri tesir ile varlıkları anlaşılabilir.
Ayrıca, “Yıldızlar söndürüldüğü zaman.” (el-Mürselât, 8) âyetinde işaret edildiği üzere, kara delik, yıldız değil, sönmüş bir yıldızın yeri ve mevkiidir. Bu hakîkat, Kur’ân’da geçen kelimelerin ne kadar hassas ve doğru seçildiğini göstermektedir.
Kara deliklerin dikkat çeken diğer bir husûsiyeti de, büyük kütleli diğer yıldızlar gibi uzayda bükülmeye sebep olmayışları ve uzayı delip geçmeleridir. Buna da şu âyetlerde işâret edilir:
“Semâya ve «Târık»a yemin ederim. Târık’ın ne olduğunu nereden bileceksin? (O,) delip geçen bir yıldızdır.” (et-Târık, 1-3)
Bu tür âyetlerden Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin sonsuzluğu da anlaşılmaktadır. Bugün ilim, gökyüzündeki mesâfeleri ancak ışık yıllarıyla ölçebiliyor ki, bu da insan idrâkinin dışında bir meseledir. 1 rakamının sağına bütün dünyâyı kaplayacak kadar sıfırlar koysak, yine de o yıldızlar arasındaki mesâfeyi okumamız mümkün değildir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in, semâdaki azamet, kudret ve hikmet tecellîlerini gösteren mûcizevî bir yönüdür.
Vâkıa Sûresi’ndeki âyet-i kerîmenin büyük bir yeminle temâs ettiği bu mevzu, asrımızın bilgileri ışığında ancak bu kadar anlaşılabilmiştir. Şüphesiz ki âyet-i kerîme, daha açıklanması gereken nice hikmetleri ihtivâ etmektedir.
f. Yıldızlar Yol Gösterir
Semâya serpiştirilen yıldızların bir hikmeti de, insanlara kılavuzluk yapmalarıdır:
“(Allah) O’dur ki, karanın ve denizin karanlıklarında yolu bulmanız için yıldızları yarattı. Gerçekten, bilen kimseler için âyetleri iyice açıkladık.” (el-En’âm, 97)
“(Yol bulmak için yararlanılacak) işâretler de (yarattı.
İnsanlar), yıldız(lar)la da yol bulurlar.” (en-Nahl, 16)
Meselâ Kutup Yıldızı dâimâ kuzeyi gösterir.
Kâinâttaki bütün cisimlerde ilâhî bir sanat ve tanzim vardır. Bunun içindir ki aralarında hiçbir trafik kazâsı da olmamaktadır. Hareketlerinde bir anlık gecikme ve hızlanma söz konusu değildir. Hep aynı ilâhî denge içinde akıp giderler. Kimse, “Bugün yıldızlar geç ortaya çıkar veya erken kaybolur mu?” şeklinde bir endişe duymaz. Bu da, âyet-i kerîmede işaret buyrulan ayrı bir azamet tecellîsidir.
g. Zamanın İzâfîliği
Bu muazzam sistemin yaratılışı, sonsuz kudret ve azamet sahibi Yaratıcı’mız için hiç de zor değildir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Andolsun ki Biz, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde
yarattık. Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.” (Kâf, 38)
Bâzı tefsirciler, altı günden maksadın, altı zaman dilimine yayılan altı dönem olduğunu belirtmektedirler. Bugünkü modern ilim de Kur’ân-ı Kerîm’deki bu ifâdeyi tasdîk etmektedir.
Muharref Tevrât ise, bu altı günü normal yirmi dört saatlik bir gün olarak görür ve; “Yedinci gün olan cumartesi günü Allah dinlendi.” der. (Tekvin, Bâb 1:31) Bu îzah tarzı, Tevrât’ın bugünkü hâliyle ilmî hakîkatlerden ne kadar uzak, Kur’ân’ın ise bütün âyetleriyle her zaman ve mekânda ne büyük bir mûcize olduğunu açıkça göstermektedir.
Burada bahsedilen gün, husûsî bir zaman aralığıdır. Beşer boyutları içinde bir zaman ifâdesi olarak anlaşılmamalıdır. Müddeti ancak Allah tarafından bilinir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine çıkar.” (es-Secde, 5)
“Melekler ve Rûh (Cebrâîl), oraya, miktârı (dünyâ senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” (el-Meâric, 4)
Secde Sûresi’nin 5. âyetinde kâinâtın tedvîriyle ilgili bir zaman, Meâric Sûresi’nin 4. âyetinde de, melekler ve Cebrâîl -aleyhisselâm- için mevzubahis olan bir mesâfeyi ihtivâ eden farklı bir zaman bildirilmektedir. Yâni her iki zamanın da mevzûları farklıdır ve aralarında bir tenâkuz yoktur.
Bu itibarla denilebilir ki, Allah katındaki zaman mefhûmu, beşerin idrâk ettiği zaman anlayışından çok farklıdır. Bâzı müfessirlere göre bu ifâdeler, birer kinâyedir ve sürenin uzunluğunu belirtmek içindir. Fakat bu süre, mahlûkat için geçerli bir süredir. Hak Teâlâ için ise, hiçbir zaman mefhûmu geçerli değildir. Bilâkis bu zaman elbisesini varlığın üzerine giydiren, Allah Teâlâ’dır. Yoksa O, milyarlarca zamana sığmayacak bir hâdise olan Mîrâcı, “Habîb-i Edîb”ine elbette ki bir sâniyeden çok daha az bir zaman içerisinde ikrâm eden, hayâl ve idrâkin kavrayamayacağı bir kudrete sahiptir. Bütün zaman ve mekân kayıtlarından münezzeh bir Sübhân’dır!..
İlim adamları, bu âyetlerden, son zamanlarda keşfedilen “zamanın izâfîliği” husûsuna da bir işâret çıkarmaktadırlar.
Zamanın izâfîliği şununla da sâbittir ki; Dünyâ kendi ekseni etrafındaki bir turunu 24 saatte tamamlar ve bir gün oluşur. Ay ise kendi ekseni etrâfındaki turunu 29-30 günde tamamlar. Bu sebeple Ay’da 14-15 gün gündüz, 14-15 gün de gece yaşanır ve Dünyâ’dan bakıldığında Ay’ın hep aynı yüzü görülür. Aynı şekilde diğer gök cisimlerinin de eksenleri etrafındaki dönüş süreleri ve gün mefhumları farklı farklıdır.
h. Kâinâtın Genişlemesi
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Semâyı kendi ellerimizle (kuvvetle) Biz binâ ettik ve Biz (onu) elbette genişletmekteyiz.” (ez-Zâriyât, 47)
Bu âyet nâzil olduğunda Dünyâ, Güneş ve kâinat hakkında sıhhatli hiçbir bilgi yoktu. Asrımızdaki gelişmelerle âyet-i kerîme daha iyi anlaşılmaya başladı.
Âyetteki “semâ” kelimesi, Dünyâ’nın dışındaki kâinâtı ifâde etmek için kullanılmıştır. Bu durumda Cenâb-ı Hak, kâinâtı genişlettiğini haber vermektedir.
“لَمُوسِعُونَ: genişleticiyiz, genişletmekteyiz” kelimesinin başındaki “Le” edatı, kelimeye “çok fazla” mânâsı kazandırmaktadır. Nitekim buna uygun olarak 20. asrın başından beri ilmî keşifler de kâinâtın büyük bir hızla genişlediği neticesine varmıştır.[175]
Yaratıldığı günden beri büyük bir hızla genişlemekte olan kâinat, kütlesi belli bir miktara ulaşınca çekim kuvvetleri sebebiyle duracak ve kendi içine doğru çökmeye başlayacaktır. Stanford Üniversitesi’nden Fizik Profesörü Renata Kallosh ve Adrei Linde şöyle der:
“Kâinat bir küçülmeye ve yok olmaya doğru gidiyor. Gördüğümüz ve göremediğimiz bütün cisimler bir protondan bile daha küçük boyutlarda küçülecek. Sanki bir kara deliğin içindeymiş gibi…”
İlmî keşiflerin yeni yeni ulaşmaya başladığı bu neticeye 14 asır evvel Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle işâret edilmiştir:
“(Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi gökyüzünü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hâle getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vaad ettiğimiz şeyi) yaparız.” (el-Enbiyâ, 104)
“Onlar Allâh’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (ez-Zümer, 67)
ı. Azamet-i İlâhiyyeyi Tefekkür
Kur’ân-ı Kerîm, kâinâtın yaratılışı ile ilgili olarak, göklerin ve yerin başlangıçta birbirine bitişik olup sonra ayrıldıkları,[176] göklerin ve yerin yaratılışının altı gün (dönem, devir)de tamamlandığı,[177] göklerin, görülebilecek direkler olmaksızın, câzibe kanununa bağlı olarak yükseltildiği,[178] göklerin birbiriyle uyumlu yedi kat olduğu,[179] Ay, Güneş ve yıldızların kendilerine has yörüngelerde döndüğü,[180] yüksek yerlere doğru çıktıkça hava basıncının düşüp, oksijenin azaldığı[181] gibi pek çok husûsu haber vermekte ve bu mevzûlarla ilgili yapılan ilmî keşifler de bu bilgileri doğrulamaktadır.
Cenâb-ı Hak kullarına sık sık:
“Düşün, akıl erdir, tefekkür et!” buyuruyor.
Bilinenlerden çok bilinmeyeni olan bir âlem içindeyiz. Meselâ bir atoma bakalım: Elektronlar ve çekirdek… Elektronlar çekirdeğin etrâfında sâniyede 2000 kilometre gibi muazzam bir hızla dönüyor, fakat hiçbir zaman çarpışma söz konusu değil. Farkında değiliz. Okuyup geçiyoruz. Her zerrede yaşanan bu mâcerâyı bilmekten âciziz. Fizik ilmiyle ancak Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kâideleri bir miktar öğrenebiliyoruz. Bu demektir ki mânevî ilimler ve irfân ile Cenâb-ı Hakk’a kalben yaklaşıp ezelî ve ebedî hikmeti görmek gerekir.
Bir atomu sonsuz kere büyüttüğümüzde karşımıza sonsuz bir gökyüzü çıkar. Trilyonlarca yıldız… Hepsi döner hâlde, hiçbiri diğerine çarpmıyor[182], semâdaki sayısız kütleler arasında bir trafik kazası olmuyor, hepsinin vazifesi ayrı…
Aynı şekilde gökyüzü âlemini küçültsek, bir atom meydana gelir. Cenâb-ı Hak bu ilâhî sanat hârikasıyla:
“Düşünmez misiniz, idrâk etmez misiniz, ey akıl sahipleri!..” diye akıllarımıza, vicdanlarımıza hitâb ediyor. Hikmetleriyle kalbimizi ve aklımızı irşâd ediyor. Kâinattaki küçücük zerrelerden muazzam kütlelere kadar her şey, bize hâl lisânıyla konuşuyor. Yeter ki kalbimiz, kâinâtın bu sessiz hikmet lisânından anlayabilsin! Bunun için gafletten sıyrılmak lâzım. Zîrâ insan gaflete düşünce nefsâniyetin zebûnu oluyor ve sâdece ten plânında süflî bir hayat yaşıyor.
*
Nasa Uzay Araştırmaları Merkezi başkanı Prof. Dr. Armes Thom, kendisine yöneltilen:
“–Atmosferde bir boşluk var mı?” sorusuna şöyle cevap verdi:
“–Hayır, atmosferde boşluk olması mümkün değildir. Şâyet böyle bir şey olsaydı, kâinâtın dengesi bozulur ve semâdaki bütün ayarlar alt-üst olurdu. Netice olarak fezâda birçok trafik kazası yaşanırdı.”
Bu sözleri üzerine ona şu âyet-i kerîme okundu:
“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl binâ etmiş ve nasıl donatmışız! (İyi bakın ve Yaratan’ın yüceliğini idrâk edin) onda hiçbir çatlak da yoktur!” (Kâf, 6)
Gönül gözlerini açmak ve ibret almaya sevk etmek için indirilen bu âyet, profesörü hayrete düşürdü. Profesöre bir suâl daha tevcih edildi:
“–Kâinâtın son noktasına ulaşabildiniz mi?..”
Büyük bir gönül yorgunluğu ile cevapladı:
“–Uzun zamandır buna çalışıyoruz. Eldeki teleskoplarımız yetersiz kaldı. Sürekli önümüze sis tabakaları hâlinde çeşitli katmanlar çıkıyor. Bunun üzerine uzaktan kumandalı teleskoplar geliştirdik ve uzaya gönderdik. Netice, yine aynı… Ben, kâinâtın son noktasına varabileceğimizi sanmıyorum. Çünkü onun sonsuz olduğu kanaatindeyim…”
Bu durumun da Kur’ân’da bildirilmiş olduğu yine âyet-i kerîmelerle kendisine aktarıldı:
“…Gözünü çevir de (göklere) bir bak; bir bozukluk (ve bir son) görebiliyor musun?.. Sonra gözünü tekrar çevir bak; (her defâsında da göreceksin ki) göz, âciz ve bitkin bir hâlde sana dönecektir!” (el-Mülk, 3-4)
Âyet-i kerîmeler okunduktan sonra, insaflı bir ilim erbâbı için en küçük îtirâza bile tâkat bırakmayan bu hakîkatler karşısında Prof. Dr. Armes Thom, hak ve hakîkati teslîm etme mecbûriyetinin takdîre şâyan hissiyâtı içinde şöyle dedi:
“–Ben başlangıçtan beri düşünüyorum. Kur’ân hakkında bir değerlendirme yapmak çok zor! Hakîkaten şaşkınım! Bu kadar yıl öncelere âit bir kitap, nasıl oluyor da en dikkat çekici astronomi bilgilerini mükemmel bir şekilde doğru olarak, hattâ acze düşürerek takdîm edebiliyor!.. 1400 sene öncesinin insanı neler yapabiliyordu, tam bir mâlumâtım yok, ama bunlar, kayda değer pek müstesnâ bilgilerdir.”
Bir müddet daha düşündükten sonra, bütün beşerî eserlerin tecrübe veya hayâlle yazıldığını ve mutlakâ noksan tarafları bulunduğunu bilen profesör, sözlerini şöyle tamamladı:
“–Bu aslâ bir beşer tecrübesinin ifâdesi değildir. Öyle anlaşılıyor ki, biz ilim ve dînin barıştığı yeni bir asra giriyoruz. Artık ilim ve dînin verdiği bilgilerin kucaklaştığı bir zamanda olduğumuzu hissediyorum…”
Tabiî ki bu ilim, gerçek olan ilim; dîn de, Allah tarafından geldiği husûsunda hiçbir şüphe bulunmayan İslâm’dır.
