İÇİNDEKİLER
ARAMA:

1. Biyoloji

a. İnsanın Yaratılışı

İnsanın üremesi ve embriyonun teşekkülü husûsunda Kur’ân-ı Kerîm, modern ilmin henüz yeni keşfedebildiği birtakım orijinal bilgiler vermektedir. Bunlar, özellikle Hac Sûresi’nin 5. ve Mü’minûn Sûresi’nin 11-13. âyetlerinde tafsîlâtlı bir şekilde anlatılır:

“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan),

sonra uzuvları belli

belirsiz canlı bir çiğnem et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki, size (kudretimizi) gösterelim! Biz dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz).

İçinizden kimi vefât eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin! Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.” (el-Hacc, 5)

“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi aleka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden alekayı, bir parçacık et hâline soktuk; bu bir çiğnem eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli Allah pek yücedir.” (el-Mü’minûn, 12-14)

İnsanın rûhânî yapısı, Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olabilecek bir istîdat ve kâbiliyette yaratılmıştır. Diğer taraftan fizikî yapısı da yüce Allâh’ın muazzam ve muhteşem bir sanat hârikasıdır. Cenâb-ı Hak bu âyetlerde, bu muazzam sanatına dikkat çekmektedir. Âyetin diğer bir hikmeti de, insanın şekilsizlikten en güzel bir şekle girmesidir.

Yaratılışla alâkalı âyetleri îzah sadedinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurur:

“Her birinizin yaratılış mayası, ana rahminde nutfe olarak kırk gün derlenip toplanır. Sonra yine (kırk gün içinde) aleka hâline gelir. Sonra yine öyle (bir kırk gün daha) et parçası (mudğa) hâlindedir. Bundan sonra bir melek gönderilir. (Melek, Allâh’ın emriyle) ona rûh üfler ve rızkını, ecelini, amelini, şakî veya saîd (kötü veya iyi) olacağını yazar.” (Buhârî, Kader, 1; Müslim, Kader, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 16/4708)

Bebeğin ana rahminde geçirdiği ilk kırk gün, hadîs-i şerîfte nutfe safhası olarak ifâde edilmiştir. Bu zamana kadar, pek çok uzvun ilk emâreleri belirdiğinden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in buyurduğu “derlenip toplanır” tâbiri, hakîkatle tam bir uygunluk arz etmektedir.

Kırk ile sekseninci günler arası aleka safhası, seksen ile yüz yirminci günler de ceninin mudğa dönemidir. Yüz yirminci günde, yâni aşılanmadan sonraki dördüncü ayın başında, yavruya bir melek gönderilerek rûh üflenecektir.[169]

Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfin verdiği bu bilgilerle, modern biyolojinin bu husustaki tespitleri karşılaştırıldığında, aralarında tam bir mutâbakat müşâhede edilir. Hâlbuki Kur’ân’ın verdiği bu bilgiler, on dokuzuncu asırdan önce yeryüzünün hiçbir yerinde mâlûm değildi. O, insanın üremesiyle alâkalı keşiflerdeki yüzyılların geçmesini gerektiren hakîkatleri, on dört asır önce sâde bir üslûpla ve net bir şekilde açıklamıştır. Nitekim bu hakîkati öğrendiğinde Kur’ân’ı tasdîk eden gayr-i müslim embriyoloji uzmanları pek çoktur. Bunlardan biri de Kanada’nın Toronto Üniversitesi’nde Embriyoloji profesörü olan Prof. Dr. Keith L. Moore’dur.[170]

Prof. Dr. Keith L. Moore, embriyoloji sahasında yazdığı eserinde, insanın ana rahmindeki safhalarını îzâh ettikten sonra bu bilgileri âyet-i kerîmelerle karşılaştırıp, ilmin Kur’ân-ı Kerîm’le mütâbakat hâlinde olduğunu, hattâ Kur’ân’ın, verdiği misâl ve târiflerle tıp ilminin önünde gittiğini îtirâf eder.

Keith, Kur’ân’daki nutfe, aleka ve mudğa tâbirlerinin, yâ­ni bu üç safhanın husûsiyetlerinin hepsinin de ilmî hakîkatlerle uygunluğu yanında tıp âlemine büyük bir ışık tutmakta olduğunu da ifâde eder. Nutfe hâli olarak ifâde edilen safha, ilmî araştırmaların bütün muhteviyâtına şâmildir. Aleka safhası, asılı ve donuk bir kan vaziyetindedir. Ceninin bütün hayat özellikleri, bu pıhtı hâlindeki kanda depolanmıştır. Mudğa ise, çiğnenmiş et demektir. Şekline bakıldığında, onun sanki çiğnenmiş bir et parçası hâlinde olduğu görülür. Âdeta üzerinde diş izleri vardır. Bu araştırmalar neticesinde Keith, Kur’ân ve Hazret-i Peygamber hakkında büyük bir hayranlık duyar ve Kur’ân’ın 1400 sene evvelki bu mûcizesini büyük bir itmi’nân hâli içinde tasdîk eder. Kur’ân’dan öğrendiği bilgileri, Before We Are Born (Biz Doğmadan Önce) isimli kitabının ikinci baskısına ilâve eder.

Kendisine:

“–Bu bilgilerin Kur’ân’da bulunmasını nasıl îzah edersin?” diye sorulunca:

“–O Kur’ân, Allah tarafından indirilen vahiyden başka bir şey değildir.” cevâbını vermiştir. (Gary Miller, The Amazing Qur’an, s. 34-39)

Bu ve benzeri tasdikleri, Kur’ân-ı Kerîm mûcizevî olarak şöyle bildirmektedir:

(Habîbim!) Gerçek ilim erbâbı, Rabbinden Sana indirilen ilâhî vahyin tamâmen hakîkatten ibâret olduğunu ve Hamîd olan Allâh’ın yoluna ilettiğini elbette görür ve bilirler!” (es-Sebe’, 6)

Ayrıca Keith, verdiği bir konferansta da Kur’ân-ı Kerîm’in embriyoloji ile ilgili hakîkatleri karşısında şöyle bir îtirafta bulunur:

“Kur’ân ve Sünnet’in getirdiği mûcizeler üzerinde size bir konferans takdîm ettiğim için çok mutluyum! Asrımızın ilim ve teknolojisinin daha yeni keşfettiği gerçeklerin, bundan 14 asır önce ümmî bir insan tarafından dile getirilmesi, beni büyük bir şaşkınlık ve hayrete düşürmüş, yaptığım bütün araştırmalar da, beni Kur’ân’ın şeksiz şüphesiz vahiy mahsûlü olduğu husûsunda kesin bir kanaate sevk etmiştir.”

Yaratılışla alâkalı olarak zikredilen âyet-i kerîmelere ilâveten insanın ana karnında oluşması esnâsındaki safhaların üç ayrı mekânda gerçekleştiği, Zümer Sûresi’nin 6. âyetinde şöyle bildirilir:

“…(Allah) sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor…”

Biyolojik açıdan bu üç karanlık bölgenin, embriyonun gelişirken birinden diğerine intikal ettiği üç bölge olduğu ifâde edilmektedir.

*

Amerika’da anatomi ana bilim dalı başkanı Prof. Dr. Marshall Johnson’ı da Kur’ân’daki yaratılış safhaları hayrete düşürmüş ve “mudğa”nın ihtivâ ettiği hakîkatler son derece dikkatini çekmiştir:

Bir çiğnemlik et… Tam dişlerin dizilişine göre şekillenmiş durumda. Sanki çiğnenmiş bir etin üzerinde kalan diş izleri görüntüsü… Tamamı bir santimetre (âdeta bir lokma kadar).

Mudğa’da insanın bütün husûsiyetleri mevcut. Ancak kimi faal, kimisi henüz faâliyete geçmemiş! Tıp, bu durumu anlatabilecek bir tâbir bulamıyor. Organlar iş yapıyor dese, yapmayanlar var; yapmıyor dese yapanlar var. Oysa Kur’ân, bunu “belli belirsiz bir çiğnem et” diye tavsîf ederek onun bütün bilgilerini ihtivâ eden bir tâbirle düğümü 1400 küsûr sene evvelinden çözmüş bile…

İşte Kur’ânî bilgileri önce peşînen reddedip sonra da tamâmen kabûl etmek zorunda kalan, hattâ bu arada birçok yeni hakîkatler de öğrenen Prof. Dr. Marshall, sonunda ısrarlı bir şekilde şöyle demekten kendini alamadı:

“­–Evet, ilim ehline ışık tutan bu Kur’ân, Allah tarafından indirilmiştir. Zamanı geldikçe onun hakîkatleri böyle tek tek açılacak ve ortaya çıkacaktır. Allâh’ın buyurduğu:

«(Sayısız hakîkatler meşheri olan Kur’ân’ın bildirdiği) her haberin (ve ulvî bilgilerin) tahakkuk edeceği bir zaman (ve mekân) vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz!» (el-En’âm, 67) âyeti tecellî edecektir.”

*

Müsbet ilim, 17. yüzyılda henüz mikroskop keşfedilmeden önce, spermin ana rahmine tam bir insan şeklinde geçtiğini müdâfaa ediyor, insanın safha safha yaratılışını bilmiyordu. Bu görüş, 18. yüzyılda da devâm etti. Hattâ 19. asrın yarısına kadar ilim adamları, insanın safha safha yaratıldığı hakîkatine ulaşamadılar. Ancak son zamanlarda teknik imkânların iyice artması sebebiyle bu hususta yeterli araştırmaları yapabildiler ve nihâyet Kur’ân’ın 1400 sene evvel ifâde buyurduğu hakîkatin eşiğine varabildiler.

Buradan yola çıkarak denilebilir ki, bütün ilmî çalışmalar, doğru bir şekilde noktalandığında ve kâmilen nihâyete erdirildiğinde ortaya çıkan hakîkat, Kur’ân’ın tasdîkinden başka bir şey değildir. Nasıl ki Kur’ân; “Güneş dönüyor.” derken, bir zamanlar onun dönmediğini iddiâ eden ilim, bugün doğruyu tespit edip “Evet, Güneş dönüyormuş!” deme noktasına gelmişse, diğer bütün hakîkatlerde de imkânları ilerlediği nisbette aynı netîceye gelecektir.

Hakîkate îtibâr eden bütün insanlık Kur’ân-ı Kerîm’e râm olmaya mecbur kalacaktır.

İşte Kur’ân-ı Kerîm, gittikçe tekâmül eden biyolojik bir mûcize sırrı içinde henüz öğrenebildiğimiz bu ilmî hakîkatleri ve tanzîm-i ilâhîyi, hiçbir biyoloji gerçeğinin bilinmediği on dört asır öncesinden haber vermiştir. Bu, Kur’ân’ın azamet ve ihtişâmını gösteren delillerden sadece biridir.

b. Her Şey Sudan Yaratılmıştır

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

“İnkâr edenler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan meydana getirdik. Hâlâ inanmıyorlar mı?” (el-Enbiyâ, 30)

“Allah, her canlıyı sudan yarattı…” (en-Nûr, 45)

Buradan, her canlı varlığın temel maddesi itibâriyle, sudan yaratıldığı mânâsı çıktığı kadar, her canlı varlığın kaynağında suyun bulunduğu mânâsı da çıkabilir. Mümkün olan bu mânâların hepsi, ilmî gerçeklere tamamen uygun düşmektedir. Hayat, sudan kaynaklandığı gibi, canlı her hücrenin ana unsuru da sudur. Susuz hiçbir hayat mümkün değildir.

14 asır evvel, insan vücûdunun büyük nisbette sudan ibâret olduğu söylenseydi, buna kimse inanmazdı. Ancak, mikroskop îcâd edilip, sitoplâzmanın, yani hücrenin en küçük parçasının yüzde seksen nisbetinde sudan yaratılmış olduğu keşfedilince, yukarıdaki âyetler daha kolay anlaşılmaya başladı.

Âyette geçen “her canlı şey” ifâdesinin içine bitkiler ve ağaçlar da dâhildir. Çünkü bunların hayâtı da suya bağlıdır. Bunlardaki nem, tomurcuk ve meyveler, sudandır.

Yine bugünkü uzay araştırmalarının neticelerine göre, Dünyâ dışındaki hiçbir gezegende su buharı olmadığı için oralarda canlı varlık da yoktur. Bu da suyun hayat ve canlılıkla ne kadar sıkı bir alâkasının bulunduğunu göstermektedir.

Bu açıklamalardan şu neticeye ulaşabiliriz ki, Enbiyâ Sûresi’­ndeki âyet, hayâtın ve canlılığın menşeinin su olduğunu, bütün canlı varlıkların ilk olarak sudan neş’et ettiğini açıklarken, Nûr Sûresi’ndeki âyet de akıllı-akılsız bütün canlıların[171] kendilerine has birer sudan (nutfeden) yaratıldıklarını ifâde etmektedir. Bu açıklamalar ise günümüzdeki ilmî tespitlerle uyum hâlindedir.

Diyebiliriz ki, hayat su ile başlamış ve su ile devâm etmektedir. Kim bilir belki de suyun yok olmasıyla her şey son bulacaktır. Nitekim kıyâmet hâdiseleri anlatılırken:

“Denizler ateşlendiği vakit.” (et-Tekvîr, 6) buyrulmaktadır.

Denizlerin ne şekilde ateşleneceği bugün meçhuldür. Ancak bu âyet-i kerîme bizlere, suyun terkibinde bulunan maddelerden hidrojenin yanıcı, oksijenin de yakıcı olduğunu hatırlatmaktadır. İşte Cenâb-ı Hak, ikisi de tahrip edici olan bu maddelerden hayat veren bir terkip meydana getirmiştir. Zamanı geldiğinde ise bu terkibin bozulacağı zannedilmektedir.

Verdiğimiz misallerde görüldüğü gibi Kur’ân-ı Kerîm, hem nâzil olduğu devirdeki insanları tatmin etmiş, hem de ilmî keşiflerin hızla ilerlediği bir devirde yaşayan bugünkü insanları tatmin etmektedir.

c. Sütün Teşekkülü

Sütü oluşturan unsurların hayvan vücûdunda meydana geldiği yer hakkında, Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği bilgi, günümüzde ulaşılan ilmî netîcelere ayniyle uygundur. Mevzû ile alâkalı âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Muhakkak ki, davarlarınızda da sizin alacağınız bir (ibret) ders(i) vardır: Onların (bedenlerinin) içinde bulunan ve bağırsak muhteviyâtıyla kan arasındaki birleşmeden çıkan ve onu içenlere içimi kolay olan saf bir sütü, Biz size içecek olarak veriyoruz.” (en-Nahl, 66)

Âyette geçen “bağırsak muhteviyâtı” ve “kan” ibârelerinin hakîkati, kimya ilminin ve sindirim fizyolojisinin elde ettiği ilerlemelerle günümüzde henüz yeni anlaşılabilmiştir. Bu bilgiler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında müsbet ilim açısından tamamen meçhûl idi. Bunlar, ancak yirmi birinci asrın eşiğinde bulunabilmiştir. Kan dolaşımı ise, Harvey tarafından keşfedilmiş olup, Kur’ân’dan yaklaşık on asır sonraki bir zamana âittir.

Peygamber Efendimiz’in zamanında kanın, sindirilmiş gıdalardan ayrışmış besinleri süt salgı bezlerine taşıdığı, bu salgı bezlerinin de kendilerine ulaşan ham maddeleri işleyerek süt ürettiği bilinmemekteydi. Zîrâ ihtisas gerektiren böyle bir bilginin, Kur’ân’ın indirildiği dönemde insanlar tarafından bilinmesinin mümkün olmadığı, son derece açıktır.

Bu bilgilere işâret eden bir âyet-i kerîmenin Kur’ân-ı Kerîm’de bulunması, bildirilmiş olduğu zaman hesâba katılacak olursa, hiçbir sûrette beşerî bir kaynakla îzâh edilemez.

d. Anne Sütü

Burada anne sütü ile alâkalı bir hakîkate de yer vermek isâbetli olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Emzirmenin tamamlanmasını isteyen kimse için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler…” (el-Bakara, 233)

“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye et­mişizdir. Çünkü annesi onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur…” (Lokman, 14)

buyrularak çocukların iki tam yıl emzirilmeleri tavsiye edilmiştir.

Bugün gelişen tıp ilmi de, annenin çocuğunu emzirmesinin, hem kendi sağlığı hem de bebeğin sağlığı açısından fevkalâde önemli olduğunu ispat etmiştir.

Anne sütü, ilâhî kudret akışları ile dolu bir mükemmellik arz eder. Onda, çocuğun hayâtî ihtiyaç duyduğu vitaminler, hormonlar, koruyucu maddeler ve mikroplarla mücâdele eden enzimler; mânen de annenin karakterini çocukta teşekkül ettirecek unsurlar mevcuttur.

Anne sütünde, insanın beslenmesi açısından temel unsur olan protein, şeker, yağ, fosfor ve vitaminlerin tümü, bebeğin bünyesine uygun gelecek şekilde çok âhenkli bir nisbet ve ölçüde mevcuttur. Bunlar ilâhî olarak tanzîm edilmiştir.

Anne sütünde, bebeği ilk altı ayda tüm mikrop ve hastalıklardan koruyan bağışıklık maddeleri vardır. Bu ve diğer başka sebeplerle bebeğin özellikle ilk altı ayda sadece sütle beslenmesi, biyolojik bir zarûrettir.

Gelişen tıp ilmine göre de, emzirme süresi iki tam yıldır. Çünkü karaciğerin kan yapması dolayısıyla çok yüklü oluşu ve diğer organların gelişim hâlinde olması sebebiyle anne sütüne olan mecbûrî ihtiyaç, iki yıl devâm etmektedir. Ayrıca çocuğa âit gelişmenin en önemli safhasında da gerçek biyolojik maddelere olan ihtiyaç süresi iki yıldır. Zîrâ tıp, bebeğin ilk iki yılda gerçekleştireceği gelişmenin en mühim devre olduğunu mutlak bir sûrette kabûl etmektedir.

Yine tıp, bebeğini 1-2 yıl emziren annelerde biyolojik bir yenilenmenin meydana geldiğini, bu sebeple onlarda göğüs kanserinin çok az görüldüğünü, çocuğuna süt vermeyen annelerin ise, sıhhat bakımından tehlike altında bulunduğunu ifâde etmektedir.

Bütün bu faydaların kâmil mânâda gerçekleşmesi için emzirmenin iki yıl olması îcâb eder ki, bu da büyük bir Kur’ân mûcizesidir.

Diğer taraftan Nisâ Sûresi’nin 23. âyetinde evlenilmesi haram olan kadınlar arasında “süt bacılar” da sayılmaktadır.

İslâm fıkhına göre, çocukluğun ilk iki yılı içerisinde vukû bulan emzirmelerle süt kardeşliği meydana gelir. İki yıldan sonraki emzirmelerde bu kardeşlik mevzubahis değildir. Demek ki, iki yıl sonra anne sütü, taşıdığı aslî özelliğini büyük ölçüde yitirmektedir.

Anne sütü, çocuğun rahimde meydana gelmesiyle oluşur. Bir başka çocuk, iki seneye kadar bu sütten çok az bir şey dahî emse, süt kardeşliği tahakkuk eder. Bu süt, çocuğun oluşmasıyla meydana geldiği için, onu emen diğer çocuğa da aynı karakter intikal eder. Yani ortak vasıflara hâiz bir kardeşlik karakteri gerçekleşir. Bu sebeple İslâm’da, zikri geçen âyet-i kerîme ile süt kardeşlerinin evlenmesi haram kılınmıştır. Normal batın kardeşliği gibi süt kardeşliği de aynı mahremiyet ölçülerine tâbîdir.

Bu haram kılmanın, bilinen ve bugün için henüz meçhûl olan pek çok hikmetlerinin bulunduğu muhakkaktır.

e. Kanın Haram Kılınması

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de “kan”ın yenilmesini haram kılmıştır:

“Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan, çokça esirgeyendir.” (el-Bakara, 173. Ayrıca bkz. el-Mâide, 3; en-Nahl, 115)

İnsanlar, bu yasağın ehemmiyetinden gâfil bulunmaktaydılar. Ancak, kan üzerinde yapılan tahliller, bu ilâhî nehyin insan sıhhati açısından ne kadar mühim olduğunu gösterdi. Tespitlere göre kan, büyük miktarda idrar asidi (Urik Acid) ihtivâ etmektedir. Bu da gıda olarak kullanıldığında, sıhhate zarar veren zehirli bir maddedir. İslâm’ın, hayvan keserken tâbî olunmasını emrettiği husûsî şeklin sırrı da budur. Yüce dînimiz, hayvanın cisminden bütün kanların çıkması için, onun belli bir usulle kesilmesini emreder. (Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 249)

Tabiî ki, kanın haram kılınmasında başka sebep ve hikmetler de bulunabilir. Zamanın ilerlemesiyle onlar da tespit edilip gün yüzüne çıkarılacaktır.