İÇİNDEKİLER
ARAMA:

B. GAYBÎ HABERLER VERMESİ

Kur’ân-ı Kerîm, gaybî haberler vermektedir. Bu haberler de onun açık bir mûcize olduğunu gösterir.

Kur’ân-ı Kerîm, mâzîye âit ihtivâ ettiği bilgileri gerçeğe uygun bir şekilde anlatır. Bu bilgiler husûsunda mîlâdî yedinci asrın Mekke’sinde ilim nâmına bir müessese veya umûmî kültüre sahip bir tek insan yoktu. Bütün târihî bilgiler, tüccarların tezatlı bir efsâne hâlinde getirdiği birkaç mahallî Pers hikâyesinden öteye geçmiyordu. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’deki mâzîye âit bilgiler, büyük bir tutarlılık ve bütünlük arz etmekte olup, hiçbir insanın, aklı ve keskin firâseti sâyesinde yazabileceği türden bilgiler değildir.

O hâlde akıllı bir insan düşünmelidir ki: Medeniyetten uzak ve câhil bir toplum içinden çıkan ümmî bir insan, ilâhî bir kaynaktan almadan Kur’ân’ın mânâlarına kaynaklık edebilir mi? Tâbiî ki aslâ!.. Bu da göstermektedir ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bildirdiği bütün haberler, Allah katından vahyedilmiştir.

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Bu, Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i hangisi yetiştirecek diye kur’a çekerlerken, Sen onların yanında değildin, bu hususta ihtilâf ederlerken de orada bulunmuş değildin.” (Âl-i İmrân, 44)

“Sana böylece vahyettiklerimiz, gayba âit haberlerdir. Onlar elbirliği edip düzen kurdukları zaman Sen yanlarında değildin.” (Yûsuf, 102)

“Sen daha önce ne bir kitap okumuş ne de elinle yazmıştın; öyle olsaydı, inkârcılar şüpheye düşebilirlerdi.” (el-Ankebût, 48)

“Biz bu Kur’ân’ı Sana vahyederek, hâdiseleri Sana en güzel şekilde anlatıyoruz. Oysa daha önce bunlardan habersizdin.” (Yûsuf, 3)

Hakîkaten o zamanlar Âd ve Semûd kavimlerinin helâki ve Nûh tûfânı hakkında birtakım bilgi kırıntıları, ancak efsâne hâlinde mevcuttu. Fakat Kur’ân-ı Kerîm, bunları günümüz târih ilmi ve târih felsefesinin de tasdîk ettiği bir tarzda insanlığa takdîm etmiştir.

Ehl-i Kitâb’a göre Ashâb-ı Kehf, mağaralarında üç yüz güneş yılı kalmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm, onların mağarada üç yüz yıl kaldıklarını, buna dokuz senenin de ilâve edildiğini bildirmektedir. Bu dokuz yıl, şemsî ve kamerî yıl arasındaki zaman farkından ibârettir. Âyet-i kerîmede:

“Onlar mağaralarında üç yüz yıl ve buna ilâveten dokuz yıl kalmışlardır.” (el-Kehf, 25) buyrulmaktadır.

Yedinci asırda Mekke’de fesâhat ve belâğat hâricindeki ilim dallarında cehâlet had safhada idi. Meselâ matematikte toplama ve çıkarma diye bir şey yoktu. Sayıları alt alta yazdıran rakam mefhûmu ve sıfır rakamı bilinmiyordu. Rakamlar sadece, kelimelerle ifâde ediliyor ve yazılıyordu. Bu âyet indiği zaman Mekke, aritmetikte de büyük bir cehâlet içinde bulunduğuna göre, yazıyı ve aritmetiği bilmeyen ümmî bir toplum ve içlerinden çıkan ümmî bir Peygamber, bu kadar ince bir hesâbı nereden bilebilirdi?

Bunun gibi, Kur’ân’da zekâ ve muhâkeme ile elde edilemeyen sırf naklî bilgiler büyük bir yekûn tutar. Bunlar câhil bir toplumdan ve ümmî bir insandan nasıl sâdır olabilir?

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muallimi, bizzat Allah -celle celâlühû-’dur. Ayrıca emr-i ilâhî muvâcehesinde Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl -aleyhisselâm-) da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hocalık yapmakta idi. Vazîfesi, Allah Teâlâ’dan aldığı bilgileri harfi harfine O’na getirmekti.

{

Kur’ân-ı Kerîm, istikbâle âit gaybî haberler vermiş, bunlar da zamanı geldikçe onun bildirdiği şekilde vukû bulmuş ve bulmaya devâm etmektedir. Yâni Kur’ân’ın hükmü hiçbir zaman iptâl olmayacaktır. O, dâimâ ilmin ve fennin önünde gitmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Hâlbuki Kur’ân pek değerli bir kitaptır. Bâtıl ona ne önünden ne de ardından yol bulamaz. (Ne geçmişte ne de gelecekte onu iptâl edecek yoktur.) O, mutlak hikmet sahibi, her durumda övülmeye lâyık olan Allah katından indirilmiştir.” (Fussılet, 41-42)

Târihte bir varlık ortaya koyduğu hâlde yeryüzünden silinip gitmiş nice medeniyetler vardır. Târihin sayfaları, katledilmiş peygamberlerle, kaybolmuş, noksanlaştırılmış ve tahrîf edilmiş kutsal kitaplarla doludur. Ancak Allah Teâlâ, yalnız Kur’ân metninin muhâfaza edilip eksiksiz bir şekilde intikâl edeceğini haber vererek:

“Doğrusu Kur’ân’ı Biz indirdik; onun koruyucusu da Biz’iz!” (el-Hicr, 9) buyurmuştur. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’in hiçbir kitaba nasîb olmayan ilâhî bir sıyânet ve himâye ile ilelebed pâyidâr olacağını bildirmiştir.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine vahiy gelmeden önce, peygamber olacağını hayâlinden bile geçirmemişti. Bu hakîkati Allah Teâlâ şöyle beyân eder:

“Sen, Sana Kitâb’ın verileceğini ummazdın! O, ancak Rabbinin bir rahmetidir…” (el-Kasas, 86)

Dîni koruma husûsunda yegâne kefil, Allah Teâlâ’dır:

“Hakîkaten, Biz dilersek Sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bu durumda Sen de Biz’e karşı hiçbir koruyucu bulamazsın. Ancak Rabbinin rahmeti (sâyesinde Kur’ân bâkî kalmıştır.) Çünkü O’nun Sana lutufkârlığı çok büyüktür.” (el-İsrâ, 86-87)

Âyet-i kerîmenin sarâhatle ifâde ettiği üzere, Kur’ân’ın tahrîf olmamasının tek sebebi, “ilâhî inâyet elinin onu muhâfaza etmesi”dir.

{

Rumlarla mecûsîler arasında bir harp vukû bulmuş ve mecûsîler gâlip gelmişti. Bundan istifâde etmek isteyen müşrikler, müslümanlara:

“Kitâb sâyesinde üstün geleceğinizi sanıyordunuz. İşte mecûsîler, Kitâb ehli olan Rumları yendiler.” diyerek onların îman ve azimlerini kırmaya çalıştılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, müşriklere hüzün, mü’minlere sürûr verecek olan şu âyetleri inzâl buyurdu:

“Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenildi; en yakın yerde. Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlip geleceklerdir, birkaç yıl içinde (3 ile 9 yıl arasında). İşler önceden de sonradan da Allâh’a âittir. O gün mü’minler Allâh’ın yardımıyla sevinirler. O mutlak gâliptir, merhamet ve ihsân sahibidir.” (er-Rûm, 1-5)

O sırada Bizans, öyle zayıf düşmüştü ki, hiç kimse Rumların belini kıran bu mağlûbiyetin ardından tekrar gâlip gelebileceklerine ihtimâl vermiyordu. Ancak Kur’ân-ı Kerîm, kuvvetli bir te’kîdle şöyle buyuruyordu:

“Bu, Allâh’ın vaad ettiğidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.” (er-Rûm, 6)

Nihâyet yüce Allah, vaadini gerçekleştirdi. Târihçilerin ittifâkıyla dokuz seneden az bir zaman içinde Rumlar Fârisîlere gâlip geldiler. O gâlibiyetin nasîb ve müyesser olduğu gün, müslümanlar da Bedir Gazvesi’nde müşriklere karşı zafer kazanıp sevinmişlerdir. (Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 30/3191-3194; Ahmed, I, 276; Kurtubî, XIV, 3)

{

Mekke’de zulüm artınca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zâlimlerin üzerine Yûsuf -aleyhisselâm-’ın zamanında olduğu gibi kıtlık gelmesi için bedduâ etti. Bunun üzerine:

“Göğün aşikâr bir duman getireceği günü gözetle! O duman insanları kaplar. Bu, acı bir azaptır.” (ed-Duhân, 10-11) buyruldu.

Öyle bir kuraklık ve kıtlığa uğradılar ki onlardan birisi göğe baktığında çektiği sıkıntı ve zorluğun şiddetinden, gökle kendisi arasında bir duman varmış gibi görüyordu. (Buhârî, Tefsîr, 12, 30, 44; Müslim, Münâfikîn, 40; Ahmed, I, 431, 441)

Âyetin devâmında:

“Biz azâbı birazcık kaldıracağız, ama siz yine (eski hâlinize) döneceksiniz. Fakat o müthiş yakalama ile çarpacağımız gün (işte o gün) biz intikam alırız.” (ed-Duhân, 15-16) buyrulur.

Burada üç gaybî haber bildirilmektedir:

1. Sıkıntıların hafifletileceği bildirilmiştir. Nitekim müşrikler, kıtlıkta yağmur talebi ile Peygamber Efendimiz’e gelip duâ istedikten sonra Cenâb-ı Hakk’a el açıp:

“Ey Rabbimiz! Bizden azâbı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz!” (ed-Duhân, 12) diye yalvarmışlar ve Allah Teâlâ da onlara biraz yağmur vermiştir.

2. Tekrar hîle ve tuzak hazırlayacakları haber verilmiştir. Nitekim müşrikler, îmân edeceklerine dâir verdikleri sözden caymışlar, tekrar eski hâllerine dönerek, müslümanları mağlûb etmek için Bedir Harbi’ne hazırlanmışlardır.

3. Bunlardan sonra müşriklerden intikam alınacağı bildirilmiştir. Nitekim Bedir zaferi günü ilâhî azap, onları müthiş bir şekilde yakalayıp perişan etmiştir. O gün müşriklerin ileri gelenlerinden yetmiş kişi öldürülmüş; yetmiş kadarı da esir edilmiştir.

Yine Bedir Gazvesi’nden bir müddet önce, küfrün elebaşılarından Velîd bin Muğîre hakkında:

“Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman, «Eskilerin masalları bu!» dedi. Biz onu burnuna damga vurmak sûretiyle işâretleyeceğiz.” (el-Kalem, 15-16) âyet-i kerîmeleri nâzil olmuştu.

Bedir günü, Velîd’in burnu sakatlandı. Hayâtı müddetince bu yara, kendisine ilâhî bir damga oldu. (Beydâvî, V, 144; Kurtubî, XVIII, 236-237)

Ayrıca o gün, Kamer Sûresi’nin 45. âyet-i kerîmesinde bildirilen şu ilâhî vaad gerçekleşti:

“O topluluk hezîmete uğratılacak ve geriye dönüp kaçacaklar!”

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, buradaki hakîkatle alâkalı olarak şöyle der:

“Bu âyet Mekke’de nâzil olduğu zaman kendi kendime; «Acabâ hangi cemaat bozguna uğratılacak? Kime galebe çalınacak?» demiştim. Bedir günü gelip de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu âyeti okuduğunu duyunca, hezîmete uğrayacağı bildirilen topluluğun Kureyş müşrikleri olduğunu anladım. Âyetin tefsîrini o gün öğrendim.” (İbn-i Sa’d, II, 25; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 312)

{

Mü’minler, önceleri muhtemel tehlikelerden muhâfaza için Allah Rasûlü’nün yanında nöbet tutarlardı. Ancak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“…Allah Sen’i insanlardan (insanların şerrinden) koruyacaktır!..”[162] âyeti nâzil olunca, bu nöbetleri iptâl etti. Şevk ve muhabbet içerisinde kendisini muhâfaza için sabahlara kadar uyumayan fedâkâr ashâbına:

“Artık gidebilirsiniz. Çünkü Allah beni korumayı deruhte etti.” buyurdu. (Tirmizî, Tefsîr, 5/4)

Zâtürrikâ Gazvesi’nde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir ağacın altında konaklamıştı. Kılıcını da ağaca asarak istirahate çekilmişti. Bu sırada oraya gelen müşriklerden biri, Rasûlullâh’ı yalnız ve uyku hâlinde görünce, hemen ağaçtaki kılıcı alarak karşısına çıktı. Bu esnâda uyanan ve hiçbir telâş emâresi göstermeyen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Benden korkmuyor musun?!.” dedi.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hayır!..” diyerek cevap verince, bu sefer müşrik:

“–Şimdi elimden Sen’i kim kurtaracak?” diye sordu.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- yerinden doğrularak:

“–Allah kurtaracak; bırak kılıcı!” buyurdu.

O’nun bu metânet ve heybeti karşısında titreyen adam, büyük bir şaşkınlık içinde kılıcını bıraktı. (Bkz. Buhârî, Cihâd 84, 87, Megâzî 31, 32; Müslim, Fedâil 13, Müsâfirîn 311)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, canına kasteden bu bedevîyi cezâlandırma yoluna da gitmedi, bilâkis onu İslâm’a dâvet etti. Bu ulvî davranış karşısında âdeta eriyen bedevî, kavminin yanına döndüğünde:

“Ben insanların en hayırlısının yanından geliyorum.” demekten kendini alamadı. (Hâkim, III, 31/4322)

İşte Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, böyle en korkulu durumlarda dahî son derece emin ve mütevekkil oluyordu.

Buna benzer bir hâdise de Huneyn’de vukû buldu. O gün müslüman askerlerden yükü hafif olan öncüler ile zırh taşımayanlar, Hevâzin’in bir kanadına yürüdüler. Hâlbuki buradakiler okçu kimselerdi, onları çekirge sürüsü gibi hep birden ok yağmuruna tuttular. Bunun üzerine dağılmak zorunda kaldılar. Böylece düşman, Rasûlullâh’a yöneldi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bineğini durmadan ileri sürüyor, düşmanlarına doğru ilerliyordu. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ı durdurmak için İbn-i Abbas bineğinin yularını, Ebû Süfyân İbnü’l-Hâris de üzengisini tutuyorlardı. Bir müddet sonra Efendimiz katırından indi, duâ etti, (Allah’tan) yardım talep etti. Şöyle diyordu:

“–Ben peygamberim, yalan değil! Ben Abdülmuttalib’in oğluyum! Allâh’ım! Yardımını indir!”

Sonra askerleri düzene koydu.

Hâdiseyi nakleden Berâ -radıyallâhu anh- der ki:

“Vallâhi biz savaş kızıştı mı Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-’a sığınırdık. Bizim en cesur olanımız, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le aynı hizâda durabilendi.” (Bkz. Müslim, Cihâd 76, 79; Buhârî, Meğâzî 54, Cihâd 52, 61, 97, 167)

O’nun bu eşsiz cesâret ve şecâati karşısında büyük bir şaşkınlığa düşen düşmanlar, kendisine bir şey yapamayıp hiçbir zarar veremediler. Allah, yüce Rasûlü’nü yine görünmez ordularıyla desteklemiş, düşmanlarını kendi eliyle defetmişti.

{

Hicretten sonra Ensâr, Muhâcirîn’i bağrına basmış, buna mukâbil bütün müşrik Araplar tek bir yumruk hâline gelmişti. Sahâbî silâhsız yatamıyor, silâhsız kalkamıyordu. Kendi aralarında:

“Allah’tan başkasından korkmayacağımız bir gün gelir mi?” diyorlardı. Bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Allah, sizden îmân edip sâlih ameller işleyenlere, onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa onları da hükümran kılacağına ve kendileri için seçip beğendiği dîni temelli yerleştireceğine ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene erdireceğine söz vermiştir…” (en-Nûr, 55)

“Andolsun Zikir’den sonra Zebûr’da da; «Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır!» diye yazdık.” (el-Enbiyâ, 105)

Nitekim kısa bir müddet sonra İslâm orduları, “îlâ-yı kelimetullâh”ı bütün cihâna ulaştırmak azmi yolunda ilerleyerek, devrin en güçlü devletlerinden olan Bizans’ı dize getirmiş, Pers İmparatorluğu’nu târihe gömmüştür. (Vahidî, s. 338)

{

Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken mecbur kalarak îman halkasına tutunmak isteyen Firavun’a Allah Teâlâ:

“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?! Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesatçılardan olmuştun!” (Yûnus, 91) Yâni “Bir belâ gelince uslanmış, sâlim kalınca da tekrar eski isyânına devâm etmiştin! Şimdi de böyle yapacağın için artık senin îmâna yönelişin geçersizdir!” buyurarak onun yeis hâlindeki îmânını kabûl etmemiş ve şöyle devâm etmiştir:

(Ey Firavun!) Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak (karada yüksek bir yere atıp bozulmaktan) kurtaracağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! (Bununla berâber) insanlardan birçoğu, Biz’im âyetlerimizden cidden gâfildirler.” (Yûnus, 92)

Zemahşerî, bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsîr eder:

“Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam ve noksansız, bozulmamış bir hâlde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olarak koruyacağız.” (Zemahşerî, III, 24)

Yakın bir zaman önce yapılan araştırmalarda Firavun’un cesedi, sâhilde secdeye kapanmış bir vaziyette bulunmuştur. Bu, onun ölümden önceki son hâlidir. Son dakikada karşılaştığı dehşet sahnelerinin tesiriyle îmân etmek istemiş, ancak yeis hâlinde olduğu için onun îmânı kabûl edilmemiştir. İşte o vaziyette, takrîben binlerce yıldır cesedi çürümeden kalmış ve âyet-i kerîmede beyân edildiği gibi insanlığa bir ibret manzarası sergilemek üzere bugün ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şu an bu cesed, Kahire Müzesi’ndeki Kral Mumyaları Salonu’ndadır ve ziyaretçilere açıktır. Bu hakîkat, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği, kıyâmete kadar devâm edecek mûcizelerden sâdece biridir.

Bunların hâricinde, müslümanların Mescid-i Harâm’a emniyet içinde gireceği[163], insanların kitleler hâlinde İs­lâm’ı kabûl edeceği[164], İslâm dîninin diğer bütün dinlere üstün geleceği[165], müslümanların muzaffer olup Mekke’yi fethedeceği[166], Kur’ân’ın bir benzerinin getirilemeyeceği[167] ve Kur’ân metninin muhâfaza edileceği[168] gibi birçok hâdise de Kur’ân’ın istikbâle dâir verdiği gayb haberlerindendir. Hazret-i Peygamber’in, kendisi açı­sından gayb alanına giren bu tür haber­leri vahye istinâd etmeden, önceden haber vermesi imkânsızdır. Bu konuda şu âyetler de zikredilebilir:

“De ki: Eğer Allah katında âhiret yurdu (cennet) bütün insanlar içinde yalnız size âit ise ve bu iddiânızda samîmî iseniz haydi ölümü istesenize! Fakat elleriyle yaptıkları işler ortada iken, ölümü asla istemezler. Allah o zâlimleri pek iyi bilir.” (el-Bakara, 94-95)

“Hem kendilerine binesiniz hem de ziynet olsun diye atları, katırları ve merkepleri yarattı. Ve şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeyler yaratacak.” (en-Nahl, 8)

Kezâ yahudîler hakkındaki şu haberler de gaybî haberler cümlesindendir:

“…Bununla beraber, Biz onların aralarına, kıyâmete kadar sürüp gidecek bir kin ve nefret bıraktık. Her ne zaman onlar savaş çıkarmak için bir yangın tutuşturdularsa Allah onu söndürdü. Sırf fesat çıkarmak için dünyânın her tarafında koşup dururlar. Allah müfsitleri sevmez.”

(el-Mâide, 64)

“Rabbin, elbette kıyâmet gününe kadar onlara en kötü eziyeti yapacak kimseler göndereceğini îlân etti. Şüphesiz Rabbin cezâyı çabuk verendir. Ve O, çok bağışlayan, pek esirgeyendir. Onları (yahudîleri) parça parça topluluklar hâlinde yeryüzüne dağıttık. Onlardan iyi kimseler vardır, yine onlardan bundan aşağıda olanları da vardır. (Kötülüklerinden) belki dönerler diye onları gâh nîmetlerle gâh musîbetlerle imtihan ettik.” (el-A’râf, 167-168)

Kevnî ve tabiî kanunlar hakkındaki kesin beyanlar da gaybî haberlerdendir:

“Onlardan hayatta bıraktığımız kimsenin ise, hilkatini tersyüz ederiz. Hâlâ akıllanmazlar mı?” (Yâsîn, 68)

“Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm size yetişecektir…” (en-Nisâ, 78)

“Biz gökten belirlediğimiz bir ölçüye göre su indirir ve onu yerde dinlendiririz. Ama dilersek onu yerden gidermeye de kâdiriz.” (el-Mü’minûn, 18)

“Bir de Sana rûh hakkında soru sorarlar. De ki: «Rûh Rabbimin emrindendir (O’nun bileceği işlerdendir). Size sadece az bir ilim verilmiştir».” (el-İsrâ, 85)

“…Hâlbuki bu dünyâ hayâtında onların maîşetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını çalıştırması için, kiminin derecesini kimine üstün kılan Biz’iz. Sen’in Rabbinin rahmeti ise, onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

Zaman ve mekân kayıtlarından âzâde ve kesin bir üslûba sahip olan bu hükümlerin, yarının ne getireceğini ve ilmin neleri keşfedeceğini bilmeyen bir insan tarafından söylenmesi mümkün değildir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onun (Kur’ân’ın) haberlerinin doğru olduğunu bir müddet sonra mutlakâ öğreneceksiniz.” (Sâd, 88)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in de gaybden haber veren mûcizevî hadisleri mevcuttur. Bunlardan ikisi şöyledir:

“Pek yakında Fırat Nehri’nin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın!” (Buhârî, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 29-32; Ebû Dâvûd, Melâhim, 13; Tirmizî, Sıfatü’l-Cenne, 26)

“Fırat Nehri’nin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyâmet kopmaz.” (Buhârî, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 29)

28 Eylül 2002 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nin birinci sayfasında, bu hadîs-i şerîfleri tasdîk eder mâhiyette şu haber yayımlandı:

“İngiliz ve Amerikan uydularının uzaydan çektikleri fotoğraflarda Fırat Nehri’nin (Euphrates River) derinliklerinde bol altın rezervlerinin bulunduğu tespit edildi. ABD’nin Irak’a muhtemel saldırısının maksadının da, Ortadoğu petrolünü kontrol altına almakla birlikte Fırat Nehri’nde gizli olan bu altın rezervlerine ulaşmak olduğu kaydedildi.”

Hâsılı Kur’ân, gaybden verdiği haberler açısından da mûcizedir. Çünkü onun haber verdiği şeyler doğru olarak tahakkuk etmektedir. Bu tür haberlerden bahseden başka kitaplar da bulunabilir, ancak onların hiçbiri Kur’ân’a yaklaşabilecek vasıf ve kıymette değildir. Tarihin şehâdetiyle sâbittir ki, hiçbir kitaptaki gayb haberleri, Kur’ân-ı Kerîm’dekiler kadar objektif bir kesinlik derecesinde doğrulanmamıştır.