İÇİNDEKİLER
ARAMA:

1. Muhteşem Üslûbu

Kur’ân-ı Kerîm, ne şiir ne de nesirdir. Bilâkis hem şiirin hem de nesrin meziyetlerini bir araya getiren emsâlsiz bir üslûba sahiptir. Bu üslûba hâkim olan müthiş bir âhenk ve ilâhî bir mûsikîsi vardır. İnsan ne zaman Kur’ân okusa, bu ilâhî mûsikînin tesirini rûhunun derinliklerinde hisseder.

Kur’ân’ın ne şiirde ne de mûsikîde bulunmayan bir güzelliği vardır. Onu tekrar tekrar okurken veya dinlerken bir monotonluk hissedilmez, devamlı sûrette değişen ve tâzelenen seslerden insan hislerinin her biri aynı derecede nasibini alır. (Drâz, en-Nebeü’l-Azîm, s. 102)

Kur’ân-ı Kerîm, mevcut edebî türlerden farklı ve kendine has bir üslûba sahip olmakla birlikte, aynı zamanda bütün bu edebî türleri en mükemmel şekilde kullanır. Kıssa, mev’iza, târih, teşrî, cedel, münâzara, âhiret, cennet ve cehennem gibi mevzûları, korkutucu ve müjdeleyici âyetleri, mânâlarının şiddetine göre ayrı ayrı bir üslûp bütünlüğü içinde fesâhat ve belâğati en yüksek seviyede tutarak ifâdelendirir. Bu da, onun ilâhî bir kelâm olmasının gereğidir.

a. Kelime Seçimindeki Hassâsiyeti

Kur’ân, dilin sahip olduğu müterâdif (aynı mânâya gelen) kelimelerden delâleti en hassas, tasvir gücü en fazla ve fesâhati en kuvvetli olanını seçer. (Bûtî, Ravâi’, s. 140)

Kur’ân’ın nazmında en ufak bir takdim-tehir veya herhangi bir değişiklik yapmak, âhengi derhâl bozar. Bu hususta İbn-i Atiyye şöyle demiştir:

“Kur’ân öyle bir kitaptır ki, ondan bir kelime çıkarılsa, sonra bütün Arap lisânı altüst edilse, bundan daha münâsip bir kelime bulmak mümkün değildir.”[139]

Günümüz İslâm ulemâsından muhterem Muhammed Hamîdullah, Kur’ânî âhenkle alâkalı olarak şöyle bir hâtıra nakleder:

“Müslüman olmuş Fransız bir mûsikîşinas, bir görüşmemizde bana, Nasr Sûresi’nin kıraatinde;

«وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ى د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا ﴿2﴾ فَسَبِّحْ»

diye iki âyet arasında durarak okumanın mûsikî bakımından hoş olmadığını ifâde etti. Ona, «اَفْوَاجًا» kelimesi üzerinde durulmayacağını, bilâkis devâm edip «فَسَبِّحْ» kelimesine geçilmesi gerektiğini îzah ettim. Bu mûsikîşinas kardeşimiz büsbütün hayret ve şaşkınlık içinde kaldı ve:

«–Yâ! Hakîkaten böyle mi?! Gerçekten senin okuduğun gibi ise işte şimdi tamam oldu; şimdi îmânımı tazelemeliyim, Allah beni affetsin!..» dedi.”[140]

Fransız mûsikîşinas, bu îzah sâyesinde artık mûsikî bakımından da Kur’ân-ı Kerîm’e hiçbir itirâzının olamayacağını idrâk etmiştir. Hakîkaten Kur’ân’ın insicâmı, beşerî vasıfların üzerinde bir ölçüye sahiptir. O, âdeta bir âhenk ihtişâmı sergilemektedir. Böyle mükemmel bir Kitâb’ın yerine alelâde beşerî bir şeyin ikâme edilmesini kim düşünebilir?!

b. Gönüllere Tesir Edişi

Kur’ân-ı Kerîm, insanların gönüllerinde fevkalâde güçlü bir tesir uyandırmış, Araplar, onu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in fem-i saâdetlerinden dinleyerek fevc fevc, akın akın îmâna gelmişlerdir. Bütün müşrikler, bir benzerini ortaya koyamamaları sebebiyle Kur’ân’ın fesâhat ve belâğatini vicdânen kabûl etmişlerdir. Onlar Kur’ân’ı, sadece nefsâniyetlerini bir yetîme tâbî kılmak ağır geldiği için reddetmişlerdir.

Halkı Kur’ân’ı dinlemekten alıkoyan azılı müşriklerden Ebû Süfyan, Ebû Cehil ve Ahnes bin Şerik, birbirlerinden habersiz olarak ve gizlice, geceleyin Kâbe’de Kur’ân okuyan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i dinlemeye gelmişler, birbirleriyle tesâdüfen karşılaşınca da kendilerini ayıplamışlardır. Bu hâdise üç gece böylece devâm etmiş, nihâyetinde birbirlerine:

“Aman kimse fark etmesin! Halk bizim bu durumumuzdan haberdâr olursa, andolsun ki, son derece rezîl oluruz. Bundan sonra da hiç kimseye bu hususta söz geçiremeyiz!..” diyerek yaptıklarını kınadıktan sonra bir daha böyle bir davranışta bulunmayacaklarına dâir aralarında ahitleşmişlerdir. (İbn-i Hişâm, I, 337-338)

Kur’ân üslûbunun son derece tesirli olmasından dolayı müşrikler, insanların Kur’ân sesi işitmemesi için gürültü yapıyor veya onu okumalarını yasaklıyorlardı. (İbn-i Hişâm, 395-396)

Zîrâ Kur’ân’ın nağmesi kulağa eriştiğinde kalb bütün sâfiyetiyle ona yönelir, ondan büyük bir haz ve lezzet duyar. Biraz ilerleyince ise mehâbet ve haşyete gark olur. Bâzı âyetler kulaklara ulaştığı anda insana sevinç ve haz verir, kalbi yumuşatır, gönlü ferahlatır ve îmânı artırır; bâzı âyetler de korku ve dehşetle ürpertir, kalpleri titretir. Bunu müslümanların yanında inkârcı ve inançsız pek çok insan da îtirafa mecbur kalmıştır. (Abdülkâdir Atâ, Azametü’l-Kur’ân, s. 87)

Birçok insan, Kur’ân’ın bu tesiri sâyesinde müslüman olmuştur:

Cübeyr bin Mut’im, Tûr Sûresi’ni Rasûl-i Ekrem’den dinleyince hissettiği tesiri, “Sanki kalbim çatlayacak sandım.”[141], “Kalbim heyecandan neredeyse kanatlanıp uçacaktı.”[142] şeklinde ifâde etmiştir.

Habeş Necâşîsi Ashama’nın Kur’ân’ı dinleyince büyük bir tesir altında kalması[143], son derece sert tabiatlı biri olan Hazret-i Ömer’in dinlediği âyetlerin tesiriyle kalbi yumuşayıp İslâm’a ısınması ve müslüman olması[144], şâir Tufeyl bin Amr ed-Devsî’nin Hazret-i Peygamber’e İslâm’ı anlattırıp ondan Kur’ân dinledikten sonra; “Vallâhi ben hiçbir zaman Kur’ân’dan daha güzel bir söz, İslâm’dan daha güzel bir dîn işitmedim!” diyerek îmân etmesi ve İslâm’ı tebliğ gâyesiyle kabîlesinin yanına dönmesi[145], Mekkelilerin, çocuklarına ve kölelerine tesir edeceğinden korkarak Hazret-i Ebû Bekir’in Kur’ân okumasına yasak koymaları[146], Kur’ân’ı dinleyen bir grup cinin:

“Şüphesiz biz, hayret verici bir Kur’ân dinledik. O Kur’ân rüşde erdiriyor, biz de ona îmân ettik. Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.”[147]

demeleri[148] ve buna benzer pek çok hâdise, bu hükmü te’yîd etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in tesiri mevzuunda John Davenport[149] şöyle der:

“Edebî nokta-i nazardan Kur’ân, şarkın en şâirâne eseridir. Kur’ân-ı Kerîm’in Arap lisânı için hüccet olduğunda şek ve şüphe yoktur. Goethe’nin[150] dediği gibi Kur’ân, okuyucularının kalplerini, sahip olduğu füsûnu ve güzelliği ile teshîr eder.”[151]

Kur’ân’ın ifâdesindeki bu âhenk, mûsikî ve tesir, ondaki ses nizâmından, yâni kelimelerin, harflerin, sükûn ve harekelerin, uzun ve kısa hecelerin en uygun tarzda diziliş üslûbundan kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, bitmek ve tükenmek bilmeyen bir âhenkle doludur. Ekseriyâ bir sesten diğerine geçilerek oluşan âhengiyle kalbleri tahrîk eder. Mânâsını anlamayanlar bile bu eşsiz sadâ karşısında mütelezziz olurlar.

c. Lâfız-Mânâ Âhengi

Kur’ân üslûbunda mânâ ve lâfız dengesi vardır. O, anlatmak istediği her mânâyı, en güzel ve güçlü bir şekilde ifâde edebilecek lâfzı, değiştirilemeyecek bir kudretle kullanır. Böylece lâfız ve mânâ arasındaki dengeyi, “kelâm” sıfatının mutlak sahibine has tarzıyla tesis eder. Bu hususta, en güçlü edebiyatçılar bile sonsuz bir acziyet içindedirler.

Zîrâ mânâ ile lâfız birbirinden uzak iki uç gibi olup ikisinin de aynı anda hakkını vermek, neredeyse imkânsızdır. Merâmını veciz bir şekilde anlatmak için lâfzı az kullanan bir kişi, az veya çok mânânın hakkını zâyi etmek durumunda kalır. Bunun aksine mânânın hakkını verip bütün incelikleriyle göstermek isteyen edip de, lâfzın güzellik ve letâfetini bozarak sözü uzatmaya mecbur olur. Edipler ancak ilimlerinin genişliği ve o andaki ilhamlarının sevkine göre nisbî bir mükemmelliğe ulaşabilirler. Bunun en sağlam delili, bir edibin zaman içinde önceki sözlerini tekrar ele aldığında, bâzı çıkarma veya ilavelerde bulunması, takdim-tehir yapması, eserini değiştirip olgunlaştırmasıdır. Öyle ki, en güzel eserini yetmiş defâ bile gözden geçirse her defâsında yapacağı bir değişiklik bulur, tashih etme, değiştirme ve geliştirme ihtiyacı hisseder. Kur’ân ise, üzerinden asırlar geçse dahî, lâfız ve mânâlarında hiçbir değişikliğe ihtiyaç duyulmaz.[152]

Kur’ân’ın dil ve üslûbunda üstün olan taraf, hangi sahada söz söylerse söylesin, dâimâ en güzel malzemeyi ve kastedilen mânâya en uygun terkibi seçmesi, en ufak bir harfi dahî yerli yerine koyarak maksadı hiçbir eksik ve fazla olmaksızın anlatmasıdır. Kısa ve özlü anlatımın tercih edildiği yerlerde mânâ ihmâl edilmediği gibi, muhtevânın ayrıntısına girilmesi gereken yerlerde de söz isrâfı yapılmaz.

d. Farklı Seviyelere Hitâb Etmesi

Kur’ân-ı Kerîm aynı anda, değişik zamanlarda ve mekânlarda yaşayan, ilmî seviyeleri çok farklı olan bütün insanlara, seviyelerine göre hitâb eder. Değişik seviyeden pek çok kişinin bulunduğu bir mecliste Kur’ân âyetleri okunduğunda, orada bulunanların her biri, kendi idrâkine göre, onun mânâsından bir şeyler anlar. Bir eserde bu husûsiyeti sağlamak, kulun tâkat ve gücünün üzerindedir.

Hattâ Kur’ân’ın mânâlarından, gelecek nesillere de yeni anlayışlar kalabilir. Farklı anlayışlara imkân veren bir âyeti, ilk nesiller kendi durumlarına göre, daha sonraki nesiller de ulaştıkları ilmî seviyelere göre îzah ederler. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, her devirde, insanların sahip olabileceğinden daha fazla bilgi ihtivâ eder. Çünkü o, göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah Teâlâ tarafından indirilmiştir.[153] Kur’ân âyetleri, Allâh’ın ilminin bize açılan pencereleridir. Kalbî bakışımız ve idrâkimiz ne kadar keskinse, âyetlerden alacağımız ilim de o kadar fazladır.

Bu hususta büyük Arap edîbi Mustafa Sâdık er-Râfiî şöyle der:

“Kur’ân-ı Kerîm’in mûcizelerinden biri de, her zaman bilinemeyen bâzı hakikatleri, dâimâ bilinen kelimeler içerisinde saklaması ve bunları vakti geldikçe izhâr edip ortaya koymasıdır.” (M. Sâdık er-Râfiî, Vahyü’l-Kalem, II, 66)

Yine edebiyat üstadlarından Abbas Mahmud Akkâd da şöyle demektedir:

“Kur’ân’ın hitâbı sâdece ümmî Araplara veya yirminci asrın insanına has kılınmış değildir. Lâkin o, bütün asırlar ve bütün mekânlar için mutlak bir umûmiyet ifade eder. Çünkü insanın, bütün asırlarda aynı şekilde bir tefekkür ufkuna sahip olacağını düşünmek, akla uygun değildir.” (A. Mahmud Akkâd, Mevsûa, IV, 203)

Diğer taraftan, Kur’ân üslûbu hem akla, hem de kalbe dengeli olarak hitâb ettiği için her okuyana huzur ve neş’e verir.

e. Tekrarlardaki Hikmet

Kur’ân üslûbunda birtakım tekrarlar vardır ki, bunlarla vurgulanmak istenen hakîkatler, zihinlere ve kalblere iyice nakşolur. Kur’ân’da tekrarlar; te’kîd, tâlim, tehdit, günah işlemekten ve Allâh’a karşı gelmekten sakındırma, insanın düşünüp ibret almasını sağlama[154], mevzûyu tasvir ederek zihinlere kolayca yerleştirme gibi maksatlarla belâğat kâideleri dâhilinde gerektiği yerde ve lüzûmu kadar yer almıştır. Yani bu tekrarlar, birtakım belâgat nüktelerini ihtivâ etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de tekrarlar aynen gelmez. Aynı mânâ, muhtelif kalıp ve tâbirlerle, bâzen tafsîlâtıyla bâzen de kısaca takdîm edilerek kelâmın muhtelif şekillerinde getirilir. Dînî hakîkatler, üslûbun muhtelif şekil ve sûretleriyle nefislere iyice yerleştirilir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

(Rasûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ve onda îkazları (farklı üslûplarla) tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki insanlar (bu sâyede günahtan) korunurlar yâhut da o (Kur’ân) kendileri için bir ibret ortaya koyar.” (Tâhâ, 113)

Yâni Kur’ân-ı Kerîm, uzun zaman geçmesi sebebiyle birinci îkâzın unutulmasını önlemek ve mânâyı iyice yerleştirmek için, lâfzın bizzat kendisini veya aynı maksadı ifâde eden bir başka şeklini tekrar eder. Bu, Kur’ân’ın benimsediği bir terbiye metodudur.

Kur’ân-ı Kerîm’de tekrar edilen mevzûların her birini okudukça yeni bir haber okuduğumuzu zanneder ve heyecanlanırız. İnsanın, uzun ve kısa olmak üzere her iki üslûp şekline de ihtiyâcı vardır. Zîrâ kimisi kısa ve özlü anlatımla tatmin olurken, kimisi de tafsîlâta ihtiyaç duyar. Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanlara hitâb ettiği için muhtelif usûl ve üslûplarla mühim mânâları tekrar etmiş ve bütün insanlığı kuşatmıştır. (Bûtî, Ravâi‘, s. 118-120)

Taşköprülüzâde[155] bu hususta şöyle der:

“Kur’ân’da lâfız bakımından tekrar görünüyorsa da aslında mânâ olarak tekrar yoktur. Zîrâ iki müterâdif sözün bir araya gelmesiyle öyle bir mânâ ortaya çıkar ki, ayrıldıkları zaman o mânâ elde edilemez.”[156]

Günümüzde yapılan ilmî keşifler de, Kur’ân’ın tâkip ettiği usûlün çok faydalı bir metod olduğunu ortaya koymuştur. İlmî tecrübeler, tatlı bir üslûpla yapılan tekrarların insanda âşinâlık hissi uyandırdığını, aynı üslûpla ve haddinden fazla yapılan tekrarların ise ters bir tesire sebep olarak bıkkınlık verdiğini göstermiştir.

İnsanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in neden bâzı kıssaları farklı üslûplarda tekrar ettiğini ve bunun ehemmiyetini asırlar boyunca tam olarak idrâk edemediler. Hattâ bâzı inkârcılar, bunu bir eksiklik olarak göstermeye gayret etiler. Ancak 20. asırda ilmin vardığı nokta, Kur’ân’ın 1400 sene evvel gerçekleştirdiği usûl oldu. Kullarının fıtratını ve husûsiyetlerini Allah’tan daha iyi kim bilebilir ki?..

“Hiç Yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (el-Mülk, 14)

f. Az Sözle Çok Mânâlar İfâde Etmesi

Kur’ân-ı Kerîm, az kelime ile en geniş ve en zengin mânâları ifâde eder.

Tefsirlerimizde nakledildiğine göre, Arapların ilk filozofu olan meşhur Kindî’ye talebeleri:

“–Ey filozof, bize şu Kur’ân’ın bir dengini yapıver.” demişler. O da:

“–Peki, hepsinin değil ama bir kısmının benzerini yapayım.” demiş. Bir kenara çekilip günlerce çalışmış, sonra da çıkıp şöyle demiş:

“–Vallâhi buna ne bizim kudretimiz yetecek ne de başka birinin! Mushaf’ı açtım, karşıma Mâide Sûresi çıktı, baktım ahde vefâyı emretmiş, sözden dönmeyi yasaklamış, bir umûmî tahlilde bulunmuş, sonra bir istisnâ yapmış, sonra da kudret ve hikmetinden haber vermiş ve bütün bunları iki satıra sığdırmış, bunu ise hiç kimse ciltlerle yazı yazmadan ifâde edemez!” (Ebû Hayyân, el-Bahru’l-Muhît, III, 411; Elmalılı M. Hamdi, III, 1546, [el-Mâide, 1])

g. Âyet ve Sûreler Arasındaki Tenâsüp

Kur’ân-ı Kerîm’in âyet ve sûreleri arasında muhteşem bir tenâsüp mevcuttur. Kur’ân, farklı mekân ve zamanlarda kısım kısım nâzil olmasına ve pek çok farklı mevzûdan bahsetmesine rağmen, metin içindeki birlik ve insicâmı son derece güzel ve sanatlı bir şekilde sağlamıştır. Bütün bölümleri arasında bir üslûp benzerliği ve mantık bütünlüğü görülür. Kur’ân-ı Kerîm, ihtivâ ettiği kısımların birbirine bağlılığı itibâriyle tek bir sûre gibidir, hattâ tek bir âyet gibi mütenâsip ve uyumludur.[157] Daha da ötesi, Kur’ân’ın tamamı tek bir kelime gibi mütenâsiptir.[158]

Kur’ân cümlelerinin unsurları öylesine yerli yerindedir ki bu unsurların birbirleriyle olan uyumu sâyesinde muhkem bir vahdet ortaya çıkar. (Drâz, en-Nebeü’l-Azîm, s. 142)

Said Nursî bu konuyu şöyle hulâsa eder:

“Kur’ân-ı Kerîm, yirmi üç senede ihtiyâca göre kısım kısım indiği hâlde, öyle bir tenâsübe sahiptir ki, sanki bir defâda nâzil olmuş gibi bir kemâl gösterir. Bu zaman zarfında muhtelif ve birbirinden uzak sebeplerle nâzil olduğu hâlde, tek bir sebeple inmiş gibi bütünlük arz eder. Farklı farklı ve mükerrer suâllerin cevâbı olarak geldiği hâlde, bütün insanların müşterek ihtiyaç ve arzularını tatmin edecek bir birliğe sahiptir. Pek çok farklı hâdisenin hükmünü beyân etmek için nâzil olduğu hâlde, sâdece bir hâdisenin açıklaması imiş gibi mükemmel bir intizam ihtivâ eder. Birbirine zıt ve çok farklı hâllerde sayısız muhâtabın anlayışına münâsip üslûplarda nâzil olduğu hâlde, öyle güzel bir selâset gösterir ki, sanki aynı durumdaki ve aynı anlayış seviyesindeki insanlara hitâb ediyormuş gibi herkes onu kendi zâviyesinden kolayca anlayabilir. Hattâ her bir sınıf, asıl muhâtabın yalnızca kendisi olduğunu zanneder.” (Nursî, Külliyât (25. Söz), I, 187)

Bu hususta Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi de şöyle der:

“Kur’ân’ın sûreleri ve âyetleri rastgele bir tesâdüfün veya sadece şâirâne bir duygunun gücü ile ortaya çıkıvermiş karışık bir dîvan değil, baştan başa بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ gibi geniş anlamlı tek bir cümle ve belki fasih bir kelime nizâmında metîn bir insicam ve çok hikmetli bir beyan ve üslûb ile nazil olmuş ilâhî bir sözdür.” (M. Hamdi Yazır, I, 47 [Besmele tefsîrinde])