D. Vahyin Mücmel Olması
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e emirler bâzen mücmel[136] olarak gelirdi. Allah Teâlâ tarafından açıklayıcı bir bilgi gelmediği sürece Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mücmel mevzûlarda kendiliğinden bir îzahta bulunamazdı. Misâl olarak şu âyet-i kerîmeyi zikredebiliriz:
“Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh’ındır; içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah, sizi onunla hesâba çeker…” (el-Bakara, 284)
Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, gayr-i irâdî olarak kalplerinden geçenlerden de mes’ûl tutulacaklarını zanneden ashâb-ı kirâm, o zamana kadar hissetmedikleri bir duygu ve korku hissettiler. Bu âyet onlara çok ağır geldi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gidip diz çökerek:
“–Ey Allâh’ın elçisi, biz şimdiye kadar gücümüzün yettiği amellerle; namaz, oruç, cihâd, sadaka ile mükellef kılınmıştık. Şimdi ise Size bu âyet nâzil oldu ki bizim ona gücümüz yetmez. Biz içimizden geçirdiklerimiz sebebiyle de cezâlandırılırsak mahvolduk!” dediler.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Siz de sizden önceki yahudî ve hristiyanlar gibi; «İşittik fakat isyan ettik» mi demek istiyorsunuz? Siz onların aksine; «İşittik ve itaat ettik. Bizi bağışla, dönüş Sana’dır.» deyin!” buyurdu.
Ashâb-ı kirâm bunu tekrar etmeye başladılar ve dilleri böyle söylemeye alıştı. Bunun üzerine Allah Teâlâ kalplerindeki îmânı kuvvetlendirdi.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âyetin mânâsı mücmel olduğu için, acz içinde kalarak mevzûya bir açıklık getiremediler. Sahâbeden, Allâh’a teslîm olup tevekkül etmelerini talep buyurdular. Bir müddet sonra aşağıdaki âyet-i kerîmeler nâzil olarak, kapalı olan mânâ şöylece îzâha kavuştu:
“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler. «Allâh’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş Sanadır.» dediler. Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Siz şöyle duâ ediniz:) Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi muâheze etme (mes’ûl tutma)! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyler yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet eyle! Mevlâmız Sen’sin. Kâfirlere karşı da bize yardım eyle!” (el-Bakara, 285-286) (Bkz. Müslim, Îmân, 199-200; Tirmizî, Tefsîr, 2/2992; Ahmed, I, 233; II, 412; Vâhidî, s. 97)
Ashâb, bu âyetle kalbî havâtır husûsunda «güçleri yettiği nisbette» mes’ûl olacaklarını anladılar.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, âyet mücmel iken açıklayıcı bir nas gelinceye kadar hiçbir îzahta bulunmaması, bir nübüvvet hakîkati olup Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî kaynaklı oluşunun îtiraza mahal bırakmayan bir delilidir. Aksi takdirde ya böyle bir bilgi verilmez veya verilen bilgiye indî bir açıklama getirilebilirdi. Böyle bir hâlin meydana gelmemesi, Kurân-ı Kerîm’in i‘câzının ayrı bir ispatıdır.
*
Hicretin altıncı yılında hakkın bâtıla üstün gelmesinin bütün sebepleri tahakkuk etmiş, henüz müşriklerin elinde bulunan Mekke’ye gidilerek Kâbe’nin tavâf edilmesine karar verilmişti. Mekke yakınlarındaki Hudeybiye’ye doğru ilerlerken Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in devesi Kasvâ çöktü. Ashâb, onu Harem’e doğru yöneltmek istedi ise de bir türlü gitmedi. Bunun üzerine:
“–Kasvâ çöküp kaldı, Kasvâ çöküp kaldı.” dediler.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kasvâ çöküp kalmaz. Onun böyle bir huyu yoktur, fakat Ebrehe’nin filini men eden (Cenâb-ı Hak), Kasvâ’yı da men etti.” buyurdular.
Bu, Cenâb-ı Hak’tan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelen bir işâretti. Yâni Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«Ebrehe’nin filini nasıl Allah Teâlâ durdurmuş ise, bu deveyi de durduran Allah Teâlâ’dır!» demek istiyordu. Mekke’ye ister taarruz, ister müdâfaa tarzında olsun, muhârebe ederek girmelerine izin verilmediği, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalb-i pâkine kesin olarak mâlum olmuştu.
O an, meselenin hakîkatine vâkıf olamadıkları için sahâbe arasında bir infiâl meydana geldi. Mekke’ye gitmeme kararı, zâhiren müslümanların aleyhine idi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hikmetini bilmediği ilâhî işârete uyarak ashâbını Mekke üzerine devâm ettirmedi.
Hezîmet gibi görünen bu vâkıada Hazret-i Ömer’in, emr-i nebevîye rağmen fikir beyan etmesine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ben Allâh’ın elçisiyim, O’na isyan edemem. Yardımcım O’dur!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 35; Müslim, Cihâd, 90-97)
Yine o anda müşriklerle yapılan Hudeybiye Musâlahası’nda alınan kararlar da görünüşte müslümanların aleyhine idi. Tâ ki, Fetih Sûresi nâzil oldu. Bu işteki yüksek hikmetler ve müjdeler bildirildi. Sonradan anlaşıldı ki, ilk nazarda mağlûbiyet ve kahır zannedilen bu geri dönüş, açık bir zafer ve fütûhât imiş…
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in başlangıçta îzahtan âciz kaldığı bu mücmel hâdise, ancak iki sene zarfında açıklığa kavuştu. Nitekim bu musâlaha ile oluşan sulh ortamında birçok kimse İslâm’la şereflenmiş, iki sene zarfında müslüman olanların sayısı, o zamana kadar îmân edenlerin kat kat fazlasına ulaşmıştır.
Bu antlaşma ile İslâm’ın varlığı resmen tanınmıştı. Arap kabîlelerinden isteyenler müslümanların himâyesine geçebilecekti. Bu ise Kureyş’in nüfûzunu kaybetmesi ve İslâm dâvetinin rahatça yapılabilmesi demekti.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu sulhu tercih sebeplerinden biri de Mekke’de o sırada müslüman olmuş, fakat bunu maslahat gereği açığa vuramamış birçok kimsenin bulunmasıydı. Şâyet müşriklerle aralarında bir muhârebe zuhûr etseydi, bunları bilmeden öldürüp sonra da üzüleceklerdi.[137]
Kur’ân-ı Kerîm’de buna benzer misâller pek çoktur. Kur’ân mûcizesini hulâsa olarak ifâde etmeye çalıştığımız için, teferruâta girmiyoruz. Çünkü Kur’ân’ın her bir mûcizesi, bir kitap hacmini aşacak muhtevâ zenginliğine sahiptir.
*
Buraya kadar verdiğimiz misaller, Kur’ân’ın beşerî müdâhaleden münezzeh bulunduğunu ve Allah tarafından vahyedilen ilâhî bir kitap olduğunu kesin bir şekilde ispat etmektedir. Artık insaf sahibi her insanın bu hükmü tasdik etmesi zarûrîdir. Nitekim Yeni Katolik Ansiklopedisi’nin “Kur’ân” maddesi altındaki bir yazıda şu dikkat çekici ifadelere yer verilir:
“Kur’ân’ın kaynağı hakkında asırlardır birçok teori öne sürüldü. Bugün, aklı başında olan hiçbir insan o teorilerden herhangi birini kabûl etmez.”
Katolik kilisesi, elbette ki Kur’ân’ın vahiy kaynaklı olmadığına dâir bir delil getirmekten hoşlanır, lâkin bunu yapamıyor ve mâkul bir îzah da getiremiyor. Fakat en azından araştırmalarında biraz da olsa insaflı davranarak, eskiden beri devâm eden ve ispatlanması mümkün olmayan iftirâları reddetmiştir.[138]
