İÇİNDEKİLER
ARAMA:

C. İtâb Âyetleri

Bâzen vahiy, Allah Rasûlü’nün arzu etmediği bir tarzda geliyordu. Kur’ân, bâzen O’nun görüşünün hatâlı olduğunu bildiriyordu. Bâzen de O’nun meyletmediği bir şeyi emrediyor, bir miktar oyalanacak olsa, hemen ardından şiddetli bir itâb (azarlama) geliyordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Zeyd bin Hârise’nin hanımı olan, halasının kızı Zeyneb bint-i Cahş’ın sonradan kendisinin zevcesi olacağını vahiyle bildiği hâlde, bunu toplumun sû-i zannından korkması sebebiyle gizlemiş, bunun üzerine:

(Rasûlüm!) Hani Allâh’ın nîmet verdiği, Sen’in de kendisine iyilik ettiğin kimseye; «Eşini yanında tut, Allah’tan kork!» diyordun. Allâh’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince Biz onu Sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın.[132] Allâh’ın emri yerine getirilmiştir.” (el-Ahzâb, 37) buyrularak, murâd-ı ilâhîyi gizlemesinin hatâlı olduğu bildirilmiş ve onu açığa çıkarması emredilmiştir.[133]

Hazret-i Âişe vâlidemiz de:

“Eğer Allah Rasûlü kendisine inen vahiyden bir şey gizleseydi, şu âyeti gizlerdi.” diyerek yukarıdaki âyeti zikretmiştir.[134]

*

Bir keresinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Zeyneb bint-i Cahş’ın yanında biraz fazlaca kalmış ve orada bal şerbeti içmişti. Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü’ne olan hassâsiyeti sebebiyle bu hâle gıpta etti ve Hazret-i Hafsa ile anlaşarak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanlarına geldiğinde; “Sende meşe ağacı zamkının kokusu var, ondan mı yedin?” demeye karar verdiler. Hazret-i Peygamber onlardan birisinin yanına girdiğinde böyle söylediler ve Hazret-i Peygamber de:

“–Hayır, Zeyneb bint-i Cahş’ın yanında bal şerbeti içtim, bir daha asla içmeyeceğim.” buyurdu. Bunun üzerine:

“Ey Peygamber! Eşlerinin rızâsını gözeterek Allâh’ın Sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine harâm ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (et-Tahrîm, 1) âyet-i kerîmesi nazil oldu. (Buhârî, Talâk, 8; Müslim, Talâk, 20)

Şâyet Kur’ân’da beşerî bir müdâhale olsaydı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, arzusunun hilâfına olan bu âyet-i kerîmeyi hissiyâtına göre ifâde edebilirdi.

*

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, keyfî ve basit bahânelerle Tebük Seferi’ne iştirâk etmeyen seksen kişinin mâzeretlerini kabûl edip onlara izin vermesi sebebiyle şu âyet-i kerîme inmiştir:

“Allah Sen’i affetti. Fakat doğru söyleyenler Sana iyice belli olup, Sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?!” (et-Tevbe, 43) (Süyûtî, Lübâbü’n-Nükûl, s. 126)

*

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, amcası Ebû Tâlib için Allah’tan mağfiret dilemek isteyince:

(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allâh’a) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e yaraşır ne de inananlara.” (et-Tevbe, 113) âyeti nâzil olmuştur. (Buhârî, Tefsîr, 9/16; Vâhidî, s. 266-267)

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, münâfıkların reîsi Abdullah bin Übey bin Selûl’ün, sâlih ve sâdık oğlu Abdullâh’ın ısrârı üzerine cenâze namazını kıldırınca, şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:

“Onlardan ölmüş olan hiçbirine aslâ namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar Allah ve Rasûlü’nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” (et-Tevbe, 84) (Buhârî, Tefsîr, 9/12-13; Müslim, Münâfıkîn, 3; Tirmizî, Tefsîr, 9/3097-8; Nesâî, Cenâiz, 40, 69)

Bu âyet-i kerîmeler, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde Peygamber Efendimiz’in en ufak bir beşerî müdâhalesinin olmadığını açıkça göstermektedir.

*

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kureyş’in bâzı ileri gelenlerine İslâm’ı anlatmakta iken, yanına gelen ve daha önce müslüman olmuş bulunan âmâ sahâbî Abdullah bin Ümm-i Mektûm O’ndan kendisini irşâd etmesini taleb etti. Fakat muhâtaplarını gücendirmek istemeyen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onunla ilgilenemedi. İbn-i Ümm-i Mektûm’un talebini ısrarla tekrarından dolayı da ona karşı yüzünü biraz ekşitti. Bu sebeple şöyle bir itâb-ı ilâhîye mâruz kaldı:

“Kendisini (Sana) muhtaç görmeyene gelince, Sen ona yöneliyorsun. Oysaki onun temizlenip arınmasından Sen mes’ûl değilsin. Fakat koşarak ve (Allah’tan) korkarak Sana gelenle ilgilenmiyorsun! Hayır (olmaz öyle şey); bu Kur’ân bir öğüttür, dileyen düşünüp öğüt alır.”[135]

(Abese, 5-12) (Bkz. Tirmizî, Tefsir, 80/3331; Muvatta, Kur’ân, 8)

Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sözleri olsaydı, kendisi hakkında bu kadar şiddetli ve acı ifâdeler kullanmazdı. Bu tür konularda hiç olmazsa sükût ederek kusûrunu örtmek isterdi.

Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşıldığı üzere vahiy tamamen Allâh’ın irâdesiyle tecellî etmiş, bâzı ahvâlde Hazret-i Peygamber’in beklediği zaman ve muhtevâda gelmemiştir. Bâzen de Allah Rasûlü’nü azarlayıcı ve îkâz edici mâhiyette inmiştir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de kendisine gelen vahiyden bir tek harfi bile gizlemeden olduğu gibi insanlığa nakletmiştir. İşte bu durum, Kur’ân’ın ilâhî menşe’li olduğunu ve beşerin ortaya koyduğu eserler ile hiçbir alâkasının bulunmadığını göstermektedir. Zîrâ insanların eserlerinde kendileri ile alâkalı bu tür hitap ve itâbları bulmak mümkün değildir.