B. Vahyin Gecikmesi
Peygamberliğin başlangıcında vukû bulan fetret döneminde ve daha sonraki muhtelif hâdiseler sebebiyle Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vahyin gelmesini çok arzu etmiştir. Lâkin Cebrâîl -aleyhisselâm- O’nun arzusuna göre hareket etmemiş, Allah Teâlâ ne zaman emrettiyse, vahyi o zaman getirmiştir.
Aynı şekilde, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gerek müşriklerle olan çetin mücâdeleleri ve tebliğ faâliyetleri esnâsında, gerekse ilâhî hakîkatler karşısında inatla direnen ehl-i kitâbı İslâm’a dâvet ederken, kalbini rahatlatmak için vahyin gelmesini çok arzu ederdi.[128] Ancak vahiy, Allâh’ın takdir ettiği vakitte ve miktarda nâzil olurdu. Peygamber Efendimiz, bu durum karşısında sadece bir muhâtap mevkiinde kalmıştır. Gelen vahyi tebliğ etmeme gibi bir hakkı ve düşüncesi de söz konusu olmamıştır. Allah Teâlâ:
“O (Peygamber), gayb (vahiy bilgilerini size bildirme) konusunda cimri değildir.”
(et-Tekvîr, 24) âyetiyle O’nun bu husustaki hassâsiyetini ortaya koymuştur.
İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-’ın şu rivâyeti de bu hususta güzel bir misâldir:
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Cibrîl’e:
“–Niçin yanıma daha fazla gelmiyorsun?” diye sormuştu. Bunun üzerine:
“Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na âittir. Sen’in Rabbin unutmaktan münezzehtir.”[129] âyeti nâzil oldu. (Buhârî, Tefsir 19/2, Bed’ü’l-Halk 6, Tevhid 28; Tirmizî, Tefsir, 19/3157; Kurtubî, XI, 128-129)
*
Bâzen öyle hâdiseler oluyordu ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o anda cevap vermek mecbûriyetinde olmasına rağmen, vahyin gelişi tehir ediliyordu. Meselâ Kureyş müşrikleri, Nadr bin Hâris ve Ukbe bin Ebî Muayt’ı temsilci olarak Medîne’de bulunan yahudî hahamlarına gönderdiler ve:
“–Yahudî hahamlarına Muhammed’i sorun; vasıflarını onlara söyleyin ve sözlerini nakledin. Onlar, önceki ilâhî kitapların sahibidir. Bizde olmayan peygamber haberleri onlarda vardır.” dediler…
Yahudî hahamları bu gelenlere şöyle akıl verdiler:
“–Şimdi size söyleyeceğimiz üç şeyi O’na sorun! Eğer bunları bilirse, iyi bilin ki O, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Bilemezse, bir sahtekârdır ve söylediği şeyleri kendi kendine uyduruyordur. Bu durumda O’na istediğinizi yapabilirsiniz.
Evvelâ O’na çok eski zamanlarda yaşamış olan gençleri (Ashâb-ı Kehf’i) sorun. Onların gerçekten garip, şaşırtıcı haberleri vardır. Sonra, çok dolaşan ve yeryüzünün doğularına, batılarına kadar giderek oraları fetheden zâtı (Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ı) sorun? Bir de rûhu sorun?..”
Kureyşliler Hazret-i Peygamber’e gelerek bunları sordular. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de “inşâallâh” demeyi unutarak:
“–Sorduklarınızın cevabını size yarın haber vereceğim.” buyurdu.
Bunun üzerine Kureyşliler yanından ayrıldılar. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- on beş gün (bir rivâyete göre kırk gün) bekledi. Fakat bu zaman zarfında Allah Teâlâ kendisine bu konularla ilgili ne bir vahiy indirdi ne de Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Nihâyet Mekkeliler:
“–Muhammed bize yarın haber vereceğim diye vaadde bulundu. Bugün on beş gün oldu, hâlâ sorduklarımızdan hiçbiri hakkında bize bilgi vermedi.” demeye başladılar. Vahyin gelmemesi elbette Hazret-i Peygamber’i çok üzdü. Mekkelilerin bu konuşmaları O’nu bir hayli incitti. Sonunda Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Cibrîl, o kadar geciktin ki senin hakkında (artık gelmeyeceksin diye) sû-i zanda bulundum ve aynı zamanda seni özledim!” buyurdu.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“–Ben Sen’i daha çok özledim, fakat ben vazîfeli bir memurum, gönderildiğimde inerim, gönderilmediğimde gelemem!” dedi.
Cebrâîl -aleyhisselâm-, Allah Teâlâ’dan Kehf Sûresi’ni getirmişti. Bu sûrede inkârcıların sorduğu Ashâb-ı Kehf ile Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın haberi vardı. O esnâda bir de:
“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir ve size ancak az bir ilim verilmiştir.” (el-İsrâ, 85) âyeti nâzil oldu. (Bkz. Taberî, XV, 238-239, [el-İsrâ, 85]; Râzî, XXI, 204, [Meryem, 64])
*
Aynı şekilde “kıble”nin Kudüs’ten Kâbe cihetine döndürülmesi husûsundaki vahiy de, Allâh’ın dilediği zaman inmiştir. Hâlbuki Hazret-i Peygamber, bu arzusunu ifâde etmek için uzun zamandır yüzünü sık sık semâya çevirip bir emr-i ilâhî gelmesini bekliyordu. Çünkü Kâbe, İbrahim -aleyhisselâm-’ın kıblesiydi ve Arapları, îmân etmeye daha fazla teşvik ederdi. Üstelik Araplar Kâbe ile iftihar ediyor, onu ziyaret ederek tavâf ediyorlardı. Bir de, Kâbe’ye dönmek sûretiyle, yahudîlere benzemekten kurtulacaklardı.[130]
Ancak on altı ya da on yedi ay gibi uzun bir süre bekledikten sonra kıble, pek çok hikmete mebnî olarak Kâbe istikâmetine çevrildi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
“(Ey Rasûlüm!) Biz Sen’in yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. (Merak etme!) Elbette Sen’i, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir! Nerede olursanız, (namazda) yüzlerinizi o yöne çevirin!..” (el-Bakara, 144) (Buhârî, Îman 30, Tefsir 2/12, 18, Salât 31; Müslim, Mesâcid, 11; Nesâî, Kıble 1, Salât 22; İbn-i Sa’d, I, 241-242)
*
Hazret-i Âişe vâlidemize iftirâ atıldığı günlerde (İfk Hadisesi), bir aya yakın bir süre sıkıntı içinde beklenilmesine ve hâdiseyi aydınlatıcı bir beyâna şiddetle ihtiyaç duyulmasına rağmen, vahiy -her zaman olduğu gibi yine- Allâh’ın dilediği zamanda gelmiştir.
Benî Mustalık Gazvesi’nden dönerken münâfıklar Hazret-i Âişe vâlidemize nâmus iftirâsı atmışlardı. Bunun dedikodusu sel gibi yayılarak yürekler ağza gelmişti. O esnâda Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayâtının en sıkıntılı zamanlarını yaşıyordu. Âilesine, iffet ve nâmusuna iftirâ edilmişti. Bu zor durumdan bir an evvel kurtulmak istiyordu. Ancak vahiy Allâh’ın irâdesine bağlı olduğu için, Peygamber Efendimiz’in istediği zamanda gelmedi. Böylece sahâbe de ağır bir imtihâna tâbî tutuldu.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, çekingen ve ihtiyatlı bir hâlde:
“Ben onun hakkında iyilikten başka bir duruma şâhid değilim!” demekten öte bir şey yapamıyordu.
İşi tedkik ve tahkik ettikten ve ashâbıyla gerekli istişâreleri yaptıktan sonra, en nihâyet Hazret-i Âişe’ye:
“Bak Âişe! Senin hakkında şöyle şöyle bir söz işittim. Şâyet mâsum isen Allah seni temize çıkaracaktır. Yok eğer günâha teşebbüs ettiysen, Allah’tan af dile!” buyurdu.
Bu, gaybı bilmeyen bir beşer ifâdesidir. Ancak Allah Teâlâ bildirdiği zaman bilecektir. Nihâyet bir ay sonra bu konudaki şüpheleri tamamen bertaraf edip gerçekleri açıkça ortaya koyan Nûr Sûresi’nin âyetleri nâzil oldu. Hazret-i Âişe vâlidemizin mâsumiyeti ortaya çıktı.[131]
Şâyet Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kur’ân-ı Kerîm’e müdâhalede bulunmuş olsaydı, hiç beklemeden kendi sözlerini vahye izâfe ederek, hissiyâtına göre hareket edebilirdi. Ancak, kâinâtta cereyân eden tüm vâkıa ve hâdiseler, ilâhî irâdeye râm olarak devâm eder. Bir sonbahar yaprağının dalından düşmesi dahî ilâhî irâdeye bağlıdır. Aksi hâlde kâinâtta anarşi olurdu. Peygamberlerin de bütün fiilleri, Allâh’ın irâdesiyledir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“O, hevâsına göre konuşmaz! O(nun konuşması, kendisine) vahyedilenden başkası değildir.” (en-Necm, 3-4)
Peygamberlerin hayatları müddetince kendilerine gelen kitaplarda hiçbir zaman beşerî bir müdâhalenin olduğunu söylemek mümkün değildir. Tahrif edilmiş olan bütün semâvî kitaplardaki beşerî müdâhaleler, peygamberlerinin vefatlarından sonradır.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân dışındaki kitaplar için bir teminat vermemiştir. Yalnız Kur’ân-ı Kerîm hakkında:
“O Kur’ân’ı Biz indirdik, onun koruyucusu da elbette Biz’iz!” (el-Hicr, 9) buyurmuş, böylece onu kıyâmete kadar teminat altına alarak beşerî müdâhalelerden muhâfaza etmiştir.
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’e beşerî bir müdâhalenin olmadığını şu şekilde bildirmektedir:
“Eğer O (Hazret-i Peygamber),
bâzı sözler uydurup Biz’e iftirâ etseydi, elbette O’ndan sağ elini (gücünü ve kuvvetini) alırdık, sonra O’nun can damarını keserdik, sizden hiç kimse de buna mânî olamazdı.” (el-Hâkka, 44-47)
Peygamber Efendimiz beşer olmakla birlikte ilâhî te’yîde mazhardı. Dolayısıyla peygamberlik vazifesini en güzel şekilde yerine getirmişti. Bu âyet-i kerîme, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, karşılaştığı bütün sıkıntı ve iptilâlar karşısında ilâhî irâdeye itaat ve teslîmiyet gösterip en ufak bir tâviz vermeden Kur’ân’ı tam olarak tebliğ ettiğine işâret etmektedir.
