İÇİNDEKİLER
ARAMA:

A. Kur’ân Vahiy Mahsûlüdür

Vahiy; Allah Teâlâ’nın, hidâyet yolunu gösteren emir ve yasaklarını, peygamberleri vâsıtasıyla insanlara esrarlı bir yolla bildirmesidir. İnsanlar, mahdut olan akıllarıyla ilâhî ve uhrevî hakîkatleri idrakten âciz olduklarından bu hakîkatler, Allah tarafından peygamberlere vahyedilerek bildirilmiştir. Bu itibarla Kur’ân-ı Kerîm, ilâhî ve uhrevî hakîkatlerin en şümûllü bir şekilde ifâde edildiği bir mûcizeler mecmûasıdır.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine vahyin gelişi esnâsında normal beşerî durumundan çıkarak bir nevi meleklerin tabiatına yükseldiği için, hâliyle O’nda bir kısım hârikulâdelikler zuhûr ederdi:

Mübârek bedeni fazlasıyla ağırlaşırdı. Meselâ devesinin üzerinde bulunsa, o çökmeye mecbur kalır, ayakta durmak isterse bacakları eğilir, neredeyse kırılacağından endişe edilirdi.

Zeyd bin Sâbit -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında oturuyordum. Bu esnâda Allah Rasûlü’ne vahiy hâli geldi. Dizi benim dizimin üzerindeydi. Vallâhi o anda Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dizinden daha ağır bir şey hissetmemiştim. Neredeyse dizim ezilecek sandım.” (Ahmed, V, 190-191)

Bâzen de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vahiy esnâsında şuurunu kaybetmeksizin istiğrâk hâline girer, derûnundan sesler yükselir, etrâfında arı uğultusuna benzer sesler işitilir, soğuk bir gün bile olsa, mübârek alınlarından terler boşanırdı.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’de görülen bu hâller ile sara hastalığı arasında irtibat kurmak isteyen müsteşrikler ve gayr-i müslimler çıkmıştır. Oysa vahiy esnâsında müşâhede edilen bu hâllerin sara hastalığına benzeyen hiçbir yönü yoktur. Şöyle ki:

a. Sara hastası, kendine gelen nöbetten sonra büyük bir bitkinlik ve ağrı hissederek, son derece acı bir ıztırap içerisinde kıvranır ve hâlet-i rûhiyesi alt-üst olur. Böyle bir şeyi tekrar yaşamayı asla istemez. Hâlbuki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bahsedilen sıkıntıları yaşamadığı gibi, iki vahyin arasındaki devreyi âdeta bir fetret kabûl ederek vahyin gelmesini iştiyakla bekler, onun gelişiyle târifi imkânsız bir sürûra gark olurdu.

b. Vahiy esnâsında vukû bulan bu hâller, her vahiy gelişinde görülmez, bâzen Hazret-i Peygamber’in normal hâli devâm ederdi.

c. Tıbben de mâlum olduğu üzere sara nöbetine tutulan kimse, düşünme ve idrâk etme istîdâdını tamamen yitirerek, etrafında olup biteni fark etmediği ve böylece şuuru bütünüyle kesintiye uğradığı hâlde, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, aldığı vahiyle beşeriyete hukuk, ahlâk, ibâdet, kıssa, mev’iza gibi pek çok husûsun en mükemmel numûnelerini ihtivâ eden Kur’ân âyetlerini tebliğ etmekteydi.

O hâlde düşünmek gerekir ki; en küçük sûresinin bile bir benzerini ortaya koymaktan ins ve cin âlemini âciz bırakan bir kelâm, hiç sara nöbetine tutulmuş bir hastanın eseri olabilir mi?

d. Sara hastası şiddetle titrediği hâlde, bunun vahiy esnâsında görülmemesi, yapılan ithâmın ne kadar boş bir iddiâ olduğunu açıkça göstermektedir.

e. Ayrıca sara hastasının, nöbet esnâsında saçma sapan sözler sarf etmesi, ancak Hazret-i Peygamber’de böyle bir durumun hiç müşâhede edilmemiş olması ve getirdiği Kur’ân’ın bütün beşeriyeti acz içinde bırakan bir mükemmellikte olması, muârızların iddiâlarını boşa çıkaran delillerden bir diğeridir.

f. Bununla birlikte hiçbir vücûdun, altı bin küsur âyetin nüzûlünü mümkün kılacak kadar uzun bir süre sara kasılmasına dayanamayacağı da, tıbben açıklanmış olan bir gerçektir.

Nitekim 1848 senesinde papazın biri, bir nevî mahkemelerdeki tespit dâvâsı gibi, Fransız Millî Tıp Akademisi’ne mürâcaat ederek, oradan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelenin -hâşâ- vahiy olmayıp bir nevî sara nöbeti olduğu yolunda bir rapor elde etmek istemiştir. Lâkin Fransız Millî Tıp Akademisi’nin ilim adamları, uzun araştırmalar sonunda insaflı davranıp bu hâlin bir sara nöbeti olamayacağı, zîrâ altı bin küsur âyetin inzâlini îcâb ettirecek kadar bir sara kasılmasına hiçbir vücûdun dayanma ihtimâlinin olmadığı yolunda ilmî delillere dayalı bir rapor vererek o papazın açtığı dâvâyı reddetmişlerdir.[119]

Şurası bilinen bir gerçektir ki, bırakın sara hastalarını, dünyânın en büyük ilim adamları; feylesof, psikolog, pedagog ve sosyologları arasında bile, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi, kıyâmete kadar kâinâta hükmedecek ve beşerin bütün ihtiyaçlarını karşılayıp onları huzur içinde yaşatacak böylesine mükemmel bir hayat nizâmı kurabilen tek bir şahsiyet yoktur.

Bütün bu kasıtlı iddiâlar, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakîkatini idrâk edememenin bir netîcesidir ve hiçbir mantıkî tarafı yoktur.

Vahiy, tamamen ilâhî menşeli ve fevkalâde bir vâkıadır. Beşerî hâl ve davranışların dışında ve ötesindedir. O, sun’îsi aslâ mümkün olmayan ilâhî bir hâdisedir.

*

Vahyin başlangıcında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nâzil olan âyetleri unutmamak için acele acele tekrar eder, dudaklarını kıpırdatırdı. Şâyet Kur’ân, O’nun kendi varlığından kaynaklanmış olsaydı, böyle bir harekete ihtiyaç hisseder miydi? Allah Teâlâ şu âyetlerle, Rasûl’ünü bu davranıştan men etmiş, vahyi koruma işini bizzat üstlenerek garanti altına aldığını beyan buyurmuştur:

(Rasûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kıpırdatma! Şüphesiz onu toplamak (Sen’in kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak Biz’e âittir.

O hâlde, Biz onu okuduğumuz zaman, Sen onun okunuşunu tâkip et.

Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da Biz’e âittir. (el-Kıyâme, 16-19)

“…Sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur’ân’ı acele okumaya kalkma! «Yâ Rabbî, ilmimi artır!» de!”

(Tâhâ, 114)

Bu âyetler de Kur’ân’ın, Peygamber Efendimiz’den sâdır olmayıp ilâhî bir kaynaktan geldiğinin delilidir.

*

Kur’ân’ın vahiy mahsûlü olduğunu gösteren bir delil de, âyetlerde hitâb eden zâtın devamlı sûrette Allah Teâlâ olmasıdır. Yüce Rabbimiz; buyuran, emreden, yasaklayan, peygamberine ne diyeceğini öğreten, seven, gazap eden, râzı olan veya olmayan zât olarak sözü dâimâ elinde tutmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de yüzlerce defâ tekrar edilen «قُلْ: De ki» ve «قُولُوا: Deyiniz» tarzındaki ifadeler de bu gerçeğin en açık tezâhürlerindendir.

Bunların hâricinde Cenâb-ı Hakk’ın kullarından yapmalarını istediği hususları bildiren binlerce emir bulunmaktadır. Hattâ dikkat edilecek olursa, Kur’ân’ın ilk âyeti, emirle başlamaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak, muhâtabına daha işin başında mahlûku olarak hitâb etmekte ve her şeyin yaratıcısının kendisi olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla da kulluk edilmeye lâyık yegâne Rabb’in yine kendisi olduğunu bu hitaplarıyla hissettirmektedir.

Kur’ân’ın bu emredici üslûbu, şunu bir kere daha ispat eder ki; vahiy, Hazret-i Peygamber’in kendi benliğinden doğan, kendi içinde oluşan bir hâdise değil, onun kalbine hâriçten ve ilâhî tecellîlerle indirilen bir vâkıadır. Onun, firâset ve sezgiyi kullanan “şuurdışı” yollarla alâkası yoktur.[120] Aynı şekilde mantıkî deliller ve zamanla olgunlaşan düşünceler­le meçhûlün bilinmeyen yönlerini ortaya çıkaran “zâhirî duygu ölçüleri”ne de uymaz. Vahiyde bir konuşan, emreden ve veren zât vardır, bir de muhâtap olan, emirleri yerine getiren ve alan zât vardır.

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vahyin kalbine indirilişini şu şekilde târif eder:

“Vahiy bâzen bana çıngırak sesine benzer bir sesle gelir. Bana en şiddetliolanı budur. Söylediğini kavradıktan sonra, o benden ayrılır. Bâzen de melek bana bir insan sûretinde görünür ve benimle konuşur. Ben de ne söylediğini iyi­ce idrâk ederim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1/6)

Her iki durumda da, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisine gelen vahyi iyice anlamak için son derece dikkatli olduğunu ifâde etmektedir. Yine gelen vahiy kendisi için ister ağır, ister hafif olsun, o esnâda şuurunun tam yerinde olduğunu, tebliğ edilen vahyi tamamen uyanık bir şekilde aldığını ve tam olarak anladığını ifâde etmektedir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu kuvvetli şuur hâli sâyesinde, emir alan kendi beşerî şahsiyeti ile vahyi gönderen, yüce ve emredici Hâlık’ı hiçbir zaman birbirine karıştırmamıştır. Hazret-i Peygamber, Allâh’ın huzurunda dâimâ zayıf bir insan olduğunun şuuru içinde bulunmuş, mütevâzı bir kul olarak yaşamayı tercih etmiştir.[121] Duâlarında sık sık:

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allâh’ım! Benim kalbimi dîninde sâbit kıl!” diye niyâz etmiştir. (Tirmizî, Kader 7/2140, Deavât 90, 124; Ahmed, IV, 182, VI, 91, 251, 315)

Rasûlullâh’ı Allâh’ın huzûrunda, O’ndan yardım isteyen, hidâyete ka­vuşturulmasını ve affedilmesini taleb eden, emrolunduğu şeye bütün gücüyle sarılan ve bâzen şiddetli itâba mâruz kalan bir kul olarak tasvir eden Kur’ân âyetlerini okuyan kişi, Yaratan ile yaratılanın sıfat, zât ve üslupları arasındaki nihâyetsiz farkı derhâl görecektir. Zîrâ Peygamber Efendimiz’in Kur’ân’da anlatılan tavrı; Rabbinin emirlerine muhâlefet söz konusu olduğu zaman O’nun azâbından korkan, emirlerine uyup rahmetini dileyen ve Allâh’ın Kitâb’ından tek bir harfi bile değiştirmesinin mümkün olmadığını îlân eden, itaatkâr bir kulun tavrıdır.[122] Hazret-i Pey­gamber’in diğer insanlar gibi bir insan olduğu, sadece tebliğ et­mekle mükellef bulunduğu, Allâh’ın hazinelerine sahip olmayıp gaybı bil­mediği, hiçbir şüphe ve tereddüde mahal vermeyecek bir açıklıkla beyân edilmektedir. O, hiçbir zaman beşeriyetin ve yaratılmışlığın sınırlarını aşan bir hâkimiyet sıfatına sahip olduğunu iddiâ et­memiştir.[123]

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Ben sâdece bana vahyedilene tâbî olurum. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (el-Ahkâf, 9)

Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın insan sûretinde gelip:

“–Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sorması üzerine, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kendisine sual sorulan, bu hususta sorandan daha fazla bir şey bilmiyor.” buyurmuştur. (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân, 37)

Osman bin Maz’ûn -radıyallâhu anh-, Medîne’de Ümmü’l-Alâ isminde bir kadının evinde vefât etmişti. Bu kadın:

“–Ey Osman, şehâdet ederim ki şu anda Allah Teâlâ sana ikrâm etmektedir.” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müdâhale ederek:

“–Allâh’ın ona ikrâm ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdu.

Kadın:

“–Bilmiyorum vallâhi!” dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Bakın, Osman vefât etmiştir. Ben şahsen onun için Allah’tan hayır ümid etmekteyim. Fakat ben, peygamber olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını (yâni başımdan ne gibi hâller geçeceğini) bilmiyorum.” (Buhârî, Tâbîr, 27)

Görüyoruz ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, acz ve teslîmiyet duyguları içerisinde ve duâ hâlinde bulunuyordu. Hâlbuki kendi ifâdelerini güçlendirmek isteyen kişi kat’î konuşur. Buradan anlaşılıyor ki, gaybı bilmediğini açıkça bildiren Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, sayısız gaybî haberler ihtivâ eden Kur’ân-ı Kerîm’i kendiliğinden yazdırmış olması, akıl, idrak ve iz‘an dışıdır.

Ayrıca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisine vahyedilen âyetler ile, Allah’tan gelen ilhamla söylediği hadislerini, tam bir şuurla ve açıkça ayırt ediyordu. Yine O, âyetlerle hadislerin birbirine karıştırılmaması için, vahyin inmeye başladığı ilk günlerde, Kur’ân’dan başka bir sözün ya­zılmasını yasaklamıştı.[124] Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her bir veya birkaç âyet indiğinde, hemen vahiy kâtiplerinden birini çağırır ve inen vahyi yazdırırdı.[125] Bunlara benzer daha pek çok delil; vahyin, Hazret-i Pey­gamber’in rûhî ve psikolojik hâllerinden tamamen bağımsız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.[126]

Zâten Kur’ân’ın üslûbu, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hadîs-i şerîflerindeki üslûptan çok farklıdır. Şâyet Kur’ân, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sözü olsaydı, her yönüyle O’nun hadislerine benzemesi gerekirdi. Böyle bir benzerlik mümkün ve mevcut değildir. Zîrâ ilâhî kelâmla beşer kelâmı arasındaki farkın, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından, “Hâlık’la mahlûk arasındaki fark” kadar büyük olduğu ifâde edilmiştir.[127]

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hadîs-i şerîfleri, beşer kelâmının en üst noktasında olmasına rağmen, belâğat ve fesâhat bakımından ilâhî kelâmla mukâyese edilemez.

Şeyh Abdülaziz ed-Debbağ Hazretleri’nin el-İbrîz isimli eserinde ifâde edildiğine göre:

“Kur’ân, hadîs-i kudsî ve hadîs-i şerîflerin üçünün de kendine has farklı bir nûru vardır. Beşer sözlerinde ise herhangi bir nûr yoktur. İnsan, kışın soğuk havada nefes alıp verdiğinde nasıl ağzından buhar çıkarsa, Kur’ân ve hadis okununca da öyle bir nûr çıkar ve bunlar ehli tarafından kolayca birbirinden ayırt edilebilir.

Allâh’ın kelâmı gizli-saklı değildir. Akıllı olan herkes, önce Kur’ân’a kulak verip dinledikten sonra bir de başka bir söze kulak verirse, aradaki farkı rahatlıkla anlar. Diyebilirim ki sahâbe-i kirâm, insanların en akıllıları idiler. Atalarının dinlerini ancak, Cenâb-ı Hakk’ın kelâmını açık bir şekilde görüp bildikten sonra terk ettiler. Eğer Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e Kur’ân değil de hadîs-i kudsîlere benzer sözler indirilseydi, insanlardan hiç kimse îmân etmezdi. Lâkin O’na boyunları eğdiren, Rabbimiz Teâlâ Hazretleri’nin kelâmı olan Kur’ân-ı Azîz oldu.” (Ahmed bin Mübârek, el-İbrîz, Beyrut 2004, s. 58-61)

Yalnızca bunları düşünmek ve tespit etmek bile, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’tan gelmiş olduğunu ve herhangi bir beşerî müdâhalede bulunulmadığını idrâk etmeye yeterlidir.