İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Rahmet Peygamberi’nin Örnek Sîreti

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîreti, herkes için en mükemmel bir örnektir:

Dîn liderliği ile örnektir. Devlet reisi olarak örnektir. İlâhî muhabbet bağına girenlere örnektir. Rabbin nîmetlerine gark olduğu zamanlar, şükür ve tevâzû hâli ile örnektir.

Zor zaman ve mekânlardaki sabır ve teslîmiyeti ile örnektir. Ganîmet karşısında cömertliği ve istiğnâsı ile örnektir. Âilelerine şefkati ile örnektir. Zayıflara, kimsesizlere, kölelere merhameti ile örnektir. Mücrimlere, af ve müsâmahası ile örnektir. Buna göre sen de:

Eğer servet sahibi zengin bir kişi isen, bütün Arabistan’a hâkim olan, bilumum Arap ulularını kendisine muhabbetle râm eden O yüce Peygamber’in tevâzû ve cömertliğini tefekkür et!..

Eğer zayıf tebaadan biri isen, Mekke’de zâlim ve gâsıp müşriklerin zulüm ve baskısı altında yaşayan Peygamber’in hayâtından örnek al!

Eğer muzaffer bir fâtih isen, Bedir ve Huneyn’de düşmanına galebe çalan cesâret ve teslîmiyet

Peygamber’inin hayâtından ibret al!

Allah göstermesin, eğer mağlûbiyete uğradığın olursa, o zaman da Uhud Harbi’nde yaralanan ve şehîd sahâbîleri arasında şecaat, cesâret ve metânetle dolaşan mütevekkil Peygamber’i hatırla!

Eğer bir muallim isen, mescidde Suffe Ashâbı’na nice fedâkârlıklarla ince, rakik ve hassas gönlünün feyzini aktararak ilâhî emirleri öğreten Peygamber’i düşün!

Eğer bir talebe isen, kendisine vahiy getiren Cibrîl-i Emîn’in önünde oturan Peygamber’i tasavvur et!

Eğer öğüt veren bir vâiz ve emîn bir mürşid isen, Mescid-i Nebevî’nin içinde ashâbına hikmet saçan Peygamber’i dinle! O’nun tatlı sesine kulak ve gönül ver!

Eğer hakkı müdâfaa etmek, hakkı teblîğ etmek, hakkı tutup kaldırmak istiyorsan ve bu hususta seni destekleyen bir yardımcın dahî yoksa, Mekke’de her türlü yardımdan mahrum bir hâlde iken zâlimlere hakkı îlân edip onları hidâyete dâvet eden Peygamber’in hayâtına bak!

Düşmana galebe çalıp onun belini kırdınsa, karşındakinin inadını mahvedip ona üstün geldinse, bâtılı perişan edip hakkı yücelttinse; Mekke’nin fethi günü mukaddes beldeye gâlip bir kumandan olduğu hâlde, büyük bir tevâzû ile devesi üzerinde secde edercesine giren şükür hâlindeki Peygamber’i gözünün önünde canlandır!

Eğer çiftlik sahibi bir kişi isen ve oradaki işlerini yoluna koymak istersen, Benî Nadîr, Hayber ve Fedek arâzîsine mâlik olduktan sonra onları ıslâh ve en iyi yolda idâre edecek şahısları iş başına getiren Peygamber’den örnek al!

Eğer kimsesiz biri isen, Abdullah ve Âmine’nin yetimleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsum’u, nûrlu Yetim’i düşün!

Eğer yetişmiş bir genç isen, Mekke’de amcası Ebû Tâlib’in sürüsüne çobanlık yapan peygamber namzedi gencin hayâtına dikkat et!

Eğer ticâret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Sûriye’den Busra’ya giden kâfilenin en ulusu olan zâtın ahvâlini mülâhaza et!

Eğer kadı ve hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved’i Kâbe’deki yerine koyma husûsunda O’nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!

Ve tekrar gözünü târihe çevirerek Medîne’de, Mescid-i Nebevî’de oturup darlık içindeki fakirle varlık sahibi zengini, huzûrunda eşit tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber’e bir bak!

Eğer bir zevc isen, Hazret-i Hatice’nin ve Hazret-i Âişe’nin zevci olan O mübârek zâtın temiz sîretine, derin hissiyâtına ve şefkatine dikkat et!

Eğer çocuk babası isen, Fâtımatü’z-Zehrâ’nın babası ve Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in dedesi olan bu zâtın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!

Senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, akşam-sabah her vakit ve anda Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun…

O öyle bir mürşiddir ki, O’nun sünnetleri vâsıtasıyla her yanlışı düzeltebilirsin… Çığırından çıkan işlerini yoluna koyar, hâlini ıslâh edersin… O’nun nûru ve rehberliği sâyesinde hayâtın handikaplarından kurtulup gerçek saâdeti bulursun!..

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtı, cemiyetin muhtelif mevkîlerinde, hattâ birbirine zıt noktalarında bulunanlara dahî en mükemmel bir örnektir. Efendimiz’in ömrü boyunca yaşadığı muhtelif devreler, insan hayâtındaki her türlü med ve cezir tecellîleri için pek çok ideal davranış örnekleri ihtivâ eder. Bu sebeple O’nun hayâtı, -hangi kademe ve vaziyette bulunursa bulunsun- bütün insanlar için en mükemmel bir fiilî kıstastır.

Gerçekten O’nun sîreti, nâdide ve zarif çiçeklerden, misk kokulu güllerden yapılmış bir bukete benzer. Her insan, Peygamber Efendimiz’in sîretinde kendisine örnek alabileceği davranışların en güzelini ve mükemmelini bulabilir.

*

Yeryüzünün neresinde olursa olsun insanlar arasında hüküm süren bir adâlet gözünüze çarparsa, insanların kalplerini birbirine bağlayan bir rahmet ve şefkat varsa, veyâhut bir cemaatte zenginler şefkatle muâmele ederek yoksulların yardımına koşuyor, kuvvetliler mazlumları koruyorsa, sıhhatte olanlar bîçârelere imdâd ediyor, servet sahipleri öksüzleri gözetip dulları doyuruyorsa, tereddütsüz bilmiş olun ki bütün bu fazîletler, dâimâ peygamberlerden ve onların izinden giden sâlih kimselerden intikal etmiştir.

Bu gerçek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtında daha bâriz bir şekilde görülmektedir. Zîrâ O, peygamberliğin kemâl noktasıdır. O’nun bu kemâlini, insaflı gayr-i müslimler bile takdir ve tasdik mecbûriyetinde kalmışlardır.

İngiliz ilim adamlarından Thomas

Carlyle, “Kahramanlar” isimli bir kitap yazmış ve bu kitapta insanlık târihinde her mesleğin en üstün adamını tespit edip onun hayat ve eserlerini tahlil etmiştir. Meselâ, şâirlerden bir numara telâkkî edilmek kimin hakkıdır; kumandanlardan kimin hakkıdır gibi… Bir hristiyan olan ve eserinde de bunu açıkça ifâde eden Mr. Carlyle, peygamberlikte en mükemmel şahsiyet olarak Hazret-i Peygamber’i tâyin, tavsif ve tahlil etmiştir.

Bu asrın ortalarında Hollanda’nın Lahey şehrinde toplanan bir ilim ve fikir adamları konseyi, dünyânın yüz büyük adamını tespit etmiş ve hepsi hristiyan olan seçiciler, bir numara olarak Hazret-i Peygamber’i tercih etmek zorunda kalmışlardır.

Asıl fazîlet odur ki, düşman bile onu tasdik ve îtirâfa mecbur kala!.. Hazret-i Peygamber’in fazîlet ve dirâyeti, kendisine inanmayanlarca bile tasdik edilmiştir…

Çünkü Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in müstesnâ sîreti, muhtelif işlerin her birine ayrı ayrı cevap verecek ahlâkî mükemmelliği kendinde toplamıştır. Çeşitli ahvâlde bulunan insanların hayatlarının bütün safhalarında onlara rehber ve mürşid olacak örnek hayat, yalnız O’nun sîretidir. O, yeryüzündeki bütün insanların eğitiminin esas noktasını teşkil eder. O, nûr arayanların yoluna nûr serper. O’nun hidâyeti, doğru yolu arayan herkese aydınlatıcı ve yol gösterici bir ışıktır. O, bütün beşeriyetin yegâne mürşididir.

O’nun irşad halkası, insanlığın bütün tabakalarından her tâifeyi toplayan bir külliye hâlinde idi. Bütün milletler, lisanlarının, renklerinin ve sınıflarının farklılığına, ictimâî durum ve kültürlerinin çeşitliliğine rağmen orada toplanıp birleşiyordu. Herhangi bir insanı oraya almaktan men eden hiçbir kayıt mevcut değildi. Orası sâdece bir kavme mahsus olmayıp, insanı sırf insan olmak husûsiyetiyle ele alan bir ilim ve irfan ziyâfetiydi. O ziyâfete iştirak husûsunda zayıfla güçlünün, birbirinden farkı yoktu…

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tâbî olanlara bir bakın: Aralarında Habeşistan Kralı Necâşî, Mean ulusu Ferve, Himyer reisi Zülkılâ,

Fîrûz-i Deylemî, Yemen ulularından Merakebud, Umman vâlilerinden Ubeyd ve Câfer gibi mümtaz şahsiyetleri görürsünüz.

Tekrar bir nazar atfedecek olursanız, bu hükümdar ve reislerin yanında Bilâl, Yâsir, Suheyb, Habbâb, Ammâr, Ebû Fukeyhe ve emsâli köle, kimsesiz ve zayıfları; Sümeyye, Lübeyne, Zinnîre, Nehdiyye, Ümmü Übeys gibi câriyeleri ve hâmîsiz kadınları bulursunuz.

O’nun yüce ashâbı arasında üstün akıl, parlak fikir ve sağlam görüş sahibi olan, en ince işlere liyâkatli, dünyânın sırlarına vâkıf, memleketleri dirâyetle idâre eden kimseler de vardır.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tâbî olanlar, şehirleri idâre ettiler, vilâyetlere hükmettiler. İnsanlar, onların sâyesinde saâdete kavuştu, adâletin zevkini tattı. Onlar, halk arasında sulh ve selâmeti yaydılar. İnsanları birbirleriyle kardeş gibi geçindirdiler.

Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof La Fayette, meşhur “insan hakları beyannâmesi” yayınlanmadan çok önce, bütün hukuk sistemlerini tedkik etmiş ve İslâm hukûkunun üstünlüğünü görerek şöyle haykırmıştır:

“Ey şanlı Arap! Sen ne kadar takdir edilsen azdır! Adâletin ta kendisini bulmuşsun!..” (Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX, 289)

*

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zâhirî terbiyesi ve bâtınî tesiri öyle bir iksîrdi ki, daha evvel yarı vahşî, çoğu insanlıktan habersiz bir câhiliye toplumunu, insanlık târihinin hâlâ gıpta ettiği “sahâbe” hüviyetiyle hayâl edilmez bir mertebeye ulaştırdı. Onları, tek bir dîn, bayrak, hukuk, kültür, medeniyet ve idâre altında bütünleştirdi.

Câhil ve cânî insanları kültürlü; vahşî kimseleri medenî; mücrim ve süflî karakterli kişileri müttakî, yâni Allah sevgisi ve korkusu ile yaşayan fevkalâde sâlih birer insan hâline getirdi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kısa zamanda dünyâda hiçbir kralın ulaşamayacağı derecede imkânlara kavuştuğu, insanların ideal bir mürebbî olarak kalplerini fethettiği hâlde, ayaklarının altına serilen dünyâ nîmetlerinin hiçbirine aldırış etmeyerek, eski mütevâzı hayâtını devâm ettirdi. Önceki gibi, kerpiçten yapılmış kulübesinde, sâde hattâ fakir bir şekilde yaşadı. Hurma yaprağı ile doldurulmuş bir şilte üzerinde uyudu. Basit elbiseler giydi. En zayıf insanın hayat tarzının bile altında yaşadı. Bâzen yiyecek hiçbir şey bulamadığı oldu. Yine de Rabbine şükredip açlığını bastırmak için karnına taş bağladı. İşlediği ve işleyeceği bütün günahları affedilmiş olduğu hâlde, şükür ve niyâzına devâm etti. Gecelerini, ayakları şişinceye kadar namaz kılarak geçirdi. Gariplerin imdâdına yetişti. Yetîmlerin, kimsesizlerin tesellîsi oldu. O, büyüklüğüne rağmen, en âciz insanlarla bizzat meşgûl oldu. Hattâ onlara, engin şefkat ve merhametiyle daha ziyâde kol kanat gerdi.

İnsanlar nezdinde en kuvvetli göründüğü Mekke’nin fethi günü, huzûruna gelen ve konuşurken korkudan titremeye başlayan hemşehrisine, imkânlarının en zayıf olduğu döneme âit bir misâli zikrederek şöyle sükûnet telkîn etti:

“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidelerini kastederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!..” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 30; Hâkim, III, 50/4366; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, V, 69)

Yine aynı gün, ihtiyar babasını sırtına alarak huzûruna getiren ve ona îman telkîn etmesini dileyen Yâr-i Gâr’i[20] Hazret-i Ebû Bekir’e:

“–Yâ Ebâ Bekir! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun olduğu yere gidemez miydik?!.” buyurdu. (Heysemî, VI, 174; İbn-i Hişâm, IV, 25; İbn-i Sa’d, V, 451)

Böylece insanlık târihine kâ’bına varılmaz tevâzû numûneleri hediye etti.

*

Bütün ülkeler, severek O’nun himâyesine girdi. Arabistan’a baştan başa hâkim olmuştu. Dilediği her şeyi yapabilirdi. Böyle iken O, yine de tevâzû hâlini terk etmedi. Kendisinin hiçbir şeye mâlik olmadığını ve her şeyin ancak Allâh’ın kudret elinde olduğunu bildirdi. Zaman oldu, eline bol servet geçti. Hazîneler yüklü deve kervanları, Medîne-i Münevvere’ye servet akıttı. O bunların hepsini ihtiyaç sahiplerine dağıtıp sâde hayâtını aynen devâm ettirdi. O:

“Uhud Dağı kadar altınım olsa -borçlarıma ayıracağım hâriç- üç günden fazla saklamazdım.” buyuruyordu. (Buhârî, Temennâ, 2; Müslim, Zekât, 31)

Günler geçerdi, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in evinde yemek pişirmek için ateş yanmazdı; çok defâlar aç yattığı olurdu.

Birgün Hazret-i Ömer, Hazret-i Peygamber’in hâne-i saâdetlerine gelmişti. Odanın içine şöyle bir göz gezdirdi. Her taraf bomboştu. Evin içinde hurma yapraklarından örülmüş bir hasır vardı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun üzerine yaslanmıştı. Kuru hasır, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek teninde izler bırakmıştı. Bir köşede bir ölçek kadar arpa unu vardı. Onun yanında da çivide asılı eski bir su kırbası duruyordu. Hepsi bu kadar işte!.. Arabistan Yarımadası’nın Hazret-i Peygamber’e boyun eğdiği bir günde O’nun dünyâya âit mal varlığı bundan ibâretti. Hazret-i Ömer bunları görünce, içini çekti. Kendini tutamadı, gözleri dolu dolu oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Niçin ağlıyorsun yâ Ömer?” diye sordu.

O da:

“–Niçin ağlamayayım yâ Rasûlallâh! Kayser ve Kisrâ dünyâ nîmetleri içinde yüzüyor! Allâh’ın Rasûlü ise kuru bir hasır üzerinde yaşıyor!..” dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Dünyânın onların, âhiretin de senin olmasına râzı değil misin?” buyurarak Hazret-i Ömer’in gönlünü aldı. (Müslim, Talâk, 31; Buhârî, Nikâh, 83)

Yine bu misâle benzeyen bir hâdiseyi Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hasır üzerinde yatıp uyumuştu. Uykudan uyandığında, hasır vücudunun yan tarafında iz bırakmıştı. Biz:

“–Yâ Rasûlallâh! Sizin için bir döşek edinsek!” dedik. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:

“–Benim dünyâ ile alâkam ne kadar ki? Ben bu dünyâda bir ağacın altında gölgelenen, sonra da orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim.” buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 44/2377; İbn-i Mâce, Zühd, 3)

Hayâtı, zengin-fakir, güçlü-güçsüz ümmetinin bütün fertlerine bir numûne-i imtisâldi.

Vefâtı sırasında ne bir dirhem ne bir dinar ne de bir köle veya koyuna mâlikti… O’ndan geriye kalan sadece bir beyaz katır, bir harp silâhı, bir de vakfettiği Fedek arâzisiydi.[21] Yâni vârislerine mîras bırakmamıştı. Hattâ müslümanlar bütün zekâtlarını onlara verir endîşesi ile soyundan gelenlerin zekât almasını da yasaklamıştı.[22]

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettiğinde Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya yarım ölçek arpa bırakmıştı. Âişe -radıyallâhu anhâ-, bu arpanın bereketini ifâde sadedinde şöyle buyurur:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettiğinde evimde yiyecek olarak rafımda duran yarım ölçek arpadan başka bir şey yoktu. Onunla uzun zaman ihtiyâcımı karşıladım. Birgün merak edip ölçtüğümde o yiyecek kısa sürede tükeniverdi.” (Buhârî, Humus, 3)

Bütün bunlar; 1400 küsûr sene evvel câhiliye devrinde dünyâya gelen bu Ümmî Zât‘ın, günümüzün ve gelecek bütün zamanların, tam mânâsıyla taklîdi ve tâkibi imkânsız gerçek lideri olduğunun en bâriz misâlidir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zenginlik ve lüks, krallık ve şöhret, rahat ve bolluk gibi aldatıcı şeylere aslâ rağbet etmedi. Tevhîd mücâdelesinin heyecânı içinde, dünyânın bütün servet ve ihtişâmı O’nun nezdinde bir çer-çöp hükmünden ibâret kaldı.

Hazret-i Âişe’nin anlattığına göre, Ensâr’dan kendisini ziyârete gelen bir kadın, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yatağının katlanmış bir şilteden ibâret olduğunu görünce, koşarak evine gitti ve içi yün dolu bir yatak getirdi. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yatağının değiştiğini görünce, bundan hoşlanmadığını belirterek:

“–Yâ Âişe! O yatağı geri ver! Allâh’a yemin ederim ki, şâyet isteseydim Allah altın ve gümüşten dağları benimle yürütür, emrime verirdi…” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 465; Ahmed, Kitâbü’z-Zühd, s. 30)

Bu hâdise de, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dünyâya aslâ kıymet vermediğini göstermeye kâfîdir.

O’nun bu üstün husûsiyetlerinin yanında en mümtaz vasıflarından biri de, ümmetine olan dâsitânî muhabbetidir. Bu husus, âyet-i kerîmede ne güzel ifâde buyrulur:

“Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin hüsrânınıza üzülüyor, saâdetinizi cidden istiyor; mü’minler için yüreği rikkatle ve merhametle çarpıyor!” (et-Tevbe, 128)

*

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek şahsiyeti, bir buz dağının su üstünde görünen kısmı gibi, sırf insan idrâkine sığabilen tezâhürleriyle dahî beşerî davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkil eder. Zîrâ Allah Teâlâ, O mübârek varlığı, bütün insanlığa bir “üsve-i hasene”, yâni en mükemmel bir örnek olmak üzere yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki, O’nu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, hayâtın bütün kademelerinden geçirip kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni peygamberlik ve devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Tâ ki, beşerî kademelenmenin herhangi bir noktasında bulunanlar, O’ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alıp kendi istîdat ve iktidarları nisbetinde gerçekleştirmeye meyledebilsinler.

Bu nükteyi çok güzel bir sûrette kavramış olan milletimiz, Sevgili Peygamberimiz’in ismini tasgîr sîgasıyla “Mehmedçik” diye tâbir etmiş ve bu ismi her ferdine bir cins ismi hâline getirmiştir. Yâni her mü’min ve muvahhid insanı, Allah Rasûlü’nün küçük bir modeli olarak tasavvur etmiş, veyâhut da böyle bir isimlendirmeyle her mü’mini, kendi şartları içinde bir küçük “Muhammed” olmaya teşvik etmiştir.

*

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, filozoflar başta olmak üzere insanlığa rehber olmak iddiâsındaki herkesten farklı olarak, ilâhî takdîr ve te’yîd ile hayâta mükemmel bir hüviyetle başlamış, başkaları gibi şahsiyetini yavaş yavaş ikmâl ve inşâ etmemiştir. O, daha çocukluğunda bile ileride yükleneceği vazifenin liyâkatini ifâde eden davranış mükemmellikleri sergilemiştir.

Akılları vahiy ile terbiye edilmemiş filozofların ise, böyle umûmî bir vazifeleri olmadığı için, onların ictimâî sulh ve sükûn ile ahlâk nâmına ortaya koydukları -müsbet veya menfî- fikirler, ekseriyâ kitaplarda kalmış, hayâta intikal edenlerinin de ömürleri gâyet kısa sürmüştür.

Diğer taraftan filozoflar, beşerî davranışlardaki mükemmellik için ileri sürdükleri prensiplerin fiilî örneklerini, ne kendi hayatlarında ne de başka insanlar üzerinde örneklendirememişlerdir. Ahlâkî davranışlar için fiilî birer kıstas (ölçü) olan peygamberlerin fiilleri ise, beşer için en mükemmel örnekler manzûmesini teşkil eder.

Meselâ filozof Niçe (Nietzsche), “super humen” yâni üstün insan tasavvuru ile sayfalar dolusu fikir beyân etmiş, lâkin bu üstün insan mefhûmunu hayatta gerçekleşmiş fiilî davranışlarla örneklendirememiştir. O, sırf bir nazariye olarak kalmıştır.

İslâm ahlâkında ise, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün beşerî davranışlarında olgunluğun zirvesini teşkil eden fiilleriyle, bütün insanlığa bugüne kadar rehber olmuş ve kıyâmete kadar da olmaya devâm edecektir.

Diğer taraftan Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kânun ve kurallarının temelini atmış olmasına rağmen, ilâhî vahiyden uzak olduğu için onun felsefesine inanıp hayatına tatbîk ederek saâdete kavuşmuş bir kimse göremeyiz. Çünkü filozofların kalpleri tasfiye, nefisleri tezkiye görmemiş, fikir ve fiilleri, vahyin müstesnâ yardımlarıyla olgunlaştırılmamıştır. Bu sebeple, sistemleri de konferans salonlarından veya kitap satırlarından dışarıya çıkamamıştır.

Oysa Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, risâlet vazîfesine başlamadan önce de kendisini sevdirmiş ve şahsiyeti, insanları “Sen el-Emîn ve es-Sâdıksın!” demeye mecbur bırakan bir mükemmellik arz etmiş ve O, tebliğine böyle bir kimlik tespitinden sonra başlamıştır.

Halk, O’nun güzel seciyesini, iyiliğini, doğruluğunu, daha peygamberlik gelmeden önce bile bilmekte ve O’nu sevmekte idi. O’na el-Emîn ünvânını vermiş olan kavmi, Kâbe tamir edilirken Hacer-i Esved’i yerine koyma husûsunda ihtilâfa düştükleri zaman, O’nun hakemliğine îtirazsız teslîm olmuşlardı.

Zîrâ Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nübüvvetinden evvel câhiliye devrinde de her türlü zulüm ve haksızlıktan şiddetle kaçınmıştır. Peygamberlik vazîfesi kendisine verilmeden evvel benimseyip katıldığı tek cemiyet, “Hılfu’l-Fudûl” idi. Zîrâ Hılfu’l-Fudûl, bir adâlet cemiyeti idi ve orada alınan kararların esâsı şuydu:

“Mekkeli veya dışarıdan gelmiş herhangi bir kimse bir haksızlığa uğrarsa, derhâl onunla beraber zararı telâfi edilinceye kadar zulmedene karşı konulacak, hak ve adâletin tevzîi ile cemiyetin huzur ve sükûnu temin edilecektir.”

Zulüm ve haksızlığı önleyici bu antlaşma, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i son derece memnun etmiş ve nübüvvetten sonra da şöyle buyurmuştur:

“Abdullah bin Cüd’ân’ın evinde amcalarımla birlikte, Hılfu’l-Fudûl’da hazır bulundum. O meclisten o kadar memnûn oldum ki, ona bedel kızıl develer (yâni kıymetli dünyâ metâı) verilse, o kadar sevinmezdim. Ben böyle meclise, şimdi de çağırılsam, yine icâbet ederim.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 295)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtındaki bu ve buna benzer sayısız adâlet, merhamet ve rahmet tezâhürleri, bütün insanlığa kıyâmete kadar bir numûne-i imtisâldir. O eşsiz kandilin âleme saçtığı parlak nûru seyredebilen insaflı hiçbir göz, O’nun hakîkatini -en azından- vicdânen de olsa inkâr edemez. Nitekim îmân etmediği hâlde akl-ı selîmin gereği olarak nice yabancı ilim erbâbı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in fazîlet ve muvaffakıyetini vicdânen tasdik etmişlerdir. Bunlardan biri olan Thomas Carlyle:

“O’nun doğuşu nûrun zulmetten sıyrılışıdır.”

“Başında taç bulunan hiçbir imparator, kendi eliyle yamadığı hırkayı giyen Hazret-i Muhammed kadar saygı ve îtibar görmemiştir.” derken, Sir Muir:

“Hiçbir zaman beşerin ıslâhı Hazret-i Muhammed’in geldiği zamandakinden daha zor ve daha güç olmamıştır. Lâkin vefâtında bıraktığı huzur ve muvaffakıyetten daha kâmil bir ıslah ve muvaffakıyet de bilmiyoruz.” demektedir.

Ana Britannica adlı ansiklopedide Peygamberimiz’in fazîletini tasdik mâhiyetindeki ifâdelerden biri de şöyledir:

“Muhammed’in ulaştığı başarıya, zamanlar içinde ne bir peygamber ne de ıslahatçı bir din adamı nâil olabilmiştir.”

B. Smith:

“Muhammed, kayıtsız şartsız ve ittifakla, ıslahatçıların en büyüğüdür.” der.

Stanley Lane-Poole şu hakîkati îtirâf eder:

“Muhammed’in düşmanlarına en büyük galebeyi çaldığı gün, kendisine karşı da en büyük fazîlet zaferi kazandığı gündür. O gün Kureyş’i hiçbir karşılık almaksızın affetti ve bunu bir umûmî af hâlinde bütün Mekke ahâlîsine şâmil kıldı.”

Arthur Gilman da:

“Mekke’nin fethinde O’nun ulvîliğini temâşâ etmekteyiz. Geçmişte kendilerine yapılan zulümlerin tesiri, O’nu pekâlâ intikam almaya sevk edebilirdi. Ancak Hazret-i Muhammed, ordusunu her tür kan dökmekten alıkoydu. Büyük bir şefkat gösterdi ve Allâh’a şükretti.” demektedir.