İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Rahmet Peygamberi’nin Örnek Sîretinin Müşrikler Tarafından Tasdîki

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, câhiliye Araplarının o derecede îtimâdını kazanmıştı ki, amansız bir düşmanı olan Ebû Cehil dahî O’na günün birinde:

“–Yâ Muhammed! Biz Sen’i yalanlamıyoruz. Sen bizim yanımızda son derece sâdık (doğru sözlü, güvenilir) bir insansın. Ancak biz, Sen’in getirmiş‏ olduğun âyetleri yalanlıyoruz…” demişti. (Vâhidî, Esbâbü Nüzûli’l-Kur’ân, s. 219; Tirmizî, Tefsîr, 6/3064)

En azılı düşmanları dahî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dâvâsında haklı olduğunu vicdânen kabûl etmelerine rağmen, sırf nefsâniyetleri sebebiyle inkâr etmişlerdi.

Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Onların söylediklerinin hakîkaten Sen’i üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar Sen’i yalanlamıyorlar. Fakat o zâlimler, açıkça Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (el-En‘âm, 33)

*

Hudeybiye Musâlahası’ndan sonraydı. Persleri mağlûb eden Bizans İmparatoru Herakliyüs, zafer dönüşü Sûriye’de bulunduğu sırada, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in İslâm’a dâvet eden mektubu eline ulaştı. Bu mektuba kızmaktan ziyâde, ona ilgi duydu. İslâmî tebliğin mâhiyetini merak eden Bizans imparatoru, bu ko­nuda suâl sorabilmek için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hemşehrile­rinden bâzılarının yanına getirilmesini emretti.

O sıralarda Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in en azılı düşmanlarından biri olan Ebû Süfyan da Mekkeli tâcirlerin başında Şam’a giden bir kâfilede bulunuyordu. Herakliyüs’ün adamları on­lara rastladılar ve kendilerini imparatorun huzûruna çıkardılar. Herakliyüs ve adamları, İlyâ’da, yâni Beytü’l-Makdis’te idi. Yanında Rumların ileri gelenlerinin bulun­duğu bir sırada, Herakliyüs onları huzûruna kabûl etti ve bir tercüman getirilmesini emretti. Herakliyüs’ün emri üzerine, tercüman:

“–Peygamberim diyen bu zâta nesebi en yakın olan hanginizdir?” diye sordu.

Ebû Süfyan:

“–En yakını benim!” dedi.

Bunun üzerine Herakliyüs adamlarına:

“–Onu ve arkadaşlarını yanıma getirin! Yalnız, ben onunla konuşurken, arkadaşları yanında bulunsunlar!” dedi. Sonra tercümana dönüp dedi ki:

“–Bunlara söyle; ben O zât hakkında bu adama bâzı şeyler soracağım. Bana yalan söylerse; «Yalan söylüyor!» desinler!”

Nitekim; “Vallâhî, arkadaşlarım yalan söylediğimi ötede beride söylerler diye utan­masaydım, O’nun hakkında yalan söylerdim!” diyen Ebû Süfyan, sonraki konuşmaları şöyle nakleder:

Bundan sonra Herakliyüs’ün bana sorduğu ilk suâl şu oldu:

“–İçinizde O’nun nesebi nasıldır?”

Ben:

“–O’nun nesebi pek büyüktür!” dedim.

“–Sizden, bu sözü (peygamber olduğunu) O’ndan evvel söylemiş bir kimse var mıydı?” dedi.

“–Yoktu.” dedim.

“–Ataları içinde hiç melik olan var mıydı?” dedi.

“–Hayır!” dedim.

“–O’na tâbî olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa alt tabakası mıdır?” dedi.

“–Alt tabakasıdır.” dedim.

“–O’na tâbî olanlar artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı?” dedi.

“–Artıyorlar…” dedim.

“–İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmeyip geri dönen var mı?” dedi.

“–Yoktur!” dedim.

“–Bu iddiâda bulunmazdan evvel, O’nu hiç yalancılıkla ithâm etmiş miydiniz?” dedi.

“–Hayır!” dedim.

“–Hiç sözünde durmadığı olur muydu?” dedi.

“–Hayır! Verdiği sözü tutar, ancak biz şimdi O’nunla bir müddet antlaşma hâlinde­yiz. Bu zaman zarfında ne yapacağını bilmiyoruz!” dedim. O’nu kötülemek için araya sokuşturacak bundan başka söz bulamadım! Sonra:

“–O’nunla hiç savaştınız mı?” dedi.

“–Evet.” dedim.

“–Bu savaşlar nasıl sonuçlandı?” dedi.

“–Bâzen O bizi mağlûb eder, bâzen de biz O’nu!” dedim.

“–Peki, size neler emrediyor?” dedi.

“–Bize; «Yalnız Allâh’a ibâdet ediniz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayınız; atalarınızın ibâdet ettiği putları terk ediniz!» diyor. Namazı, sadâkati, iffetli ve nâmuslu olmayı ve sıla-i rahmi emrediyor.” dedim.

Bunun üzerine Herakliyüs, tercümana dedi ki:

“–Ona söyle; O’nun nesebini sordum, içinizde soyunun pek yüce olduğunu söyledin. Peygamberler de zâten böyle, kavimlerinin en soyluları içinden gönderilir.

İçinizden, O’ndan evvel bu iddiâda bulunmuş başka kimse var mıydı, diye sordum; hayır dedin. O’ndan önce bu iddiâda bulunmuş bir başka kimse olsaydı, onu örnek alı­yor, derdim.

Ataları içinde hiç melik olan var mıydı, diye sordum; hayır dedin. Eğer ecdâdından melik olan biri olsaydı, babasının mülkünü geri almaya çalışıyor, derdim.

Bu iddiâda bulunmadan önce, hiç O’nun yalan söylediğini gördünüz mü, diye sor­dum; hayır dedin. Ben bilirim ki, insanlara karşı yalan söylemeyen bir kimse, Allah hakkında da yalan söylemez!

O’na tâbî olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa alt tabakası mıdır, diye sordum. Alt tabakası olduğunu söyledin. Zâten başlangıçta peygamberlere tâbî olanlar da bu tip kimselerdir.

O’na tâbî olanlar, artıyorlar mı, eksiliyorlar mı, diye sordum; artıyorlar dedin. Hak dinlerin bir husûsiyeti de müntesiplerinin artmasıdır.

İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmeyip geri dönen var mı, diye sordum; hayır dedin. Îman sâyesinde meydana gelen huzur ve ferahlık kalbe girip kökleşince böyle olur.

Hiç sözünde durmadığı oldu mu, diye sordum; hayır dedin. Peygamberler de böyledir, sözlerinden dönmezler.

O’nunla hiç savaştınız mı, diye sordum. Savaştığınızı ve bâzen O’nun sizi yendiğini, bâzen de sizin O’nu mağlûb ettiğinizi söyledin. Zâten peygamberler de böyledir: İptilâlara uğratılırlar, sonunda güzel âkıbet onların olur.

Size ne emrediyor, diye sordum. Yalnız Allâh’a ibâdet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrettiğini, putlara tapmaktan nehyettiğini, kezâ namazı, doğruluğu, iffet ve nâmusu emrettiğini söyledin.

Eğer bu dediklerin doğru ise O zât, çok yakın bir zamanda şu ayaklarımın bastığı yerlere bile hâkim olacaktır. Zâten ben bu Peygamber’in zuhûr edeceğini bilirdim, fakat siz­den olacağını tahmin etmezdim. O’nun huzûruna varabileceğimi bilsem, kendisiyle görü­şebilmek için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım.”

Ondan sonra Herakliyüs, Dıhye -radıyallâhu anh- aracılığıyla Busra emîrine gönderilen ve kendisine iletilen Hazret-i Peygamber’in mektubunu istedi. Mektubu getiren adam, onu Herakliyüs’e verdi. O da okudu. Mektupta şunlar yazılıydı:

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’den, Romalıların büyüğü Herakliyüs’e!

Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun! Ben seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’a gir ki, selâmete eresin ve Allah da sana ecrini iki kat versin! Eğer kabûl etmezsen, (tebaan olan) çiftçilerin günâhı senin boynuna­dır.

«De ki: Ey kitâb ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze (kelime-i tevhîd’e) geliniz. Allah’tan baş­kasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allâh’ı bırakıp kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın! Eğer yüz çevirirlerse, işte o zaman; “Şâhid olun ki, biz müslümanlarda­nız!” deyiniz!» (Âl-i İmrân, 64)”

Ebû Süfyan der ki:

“Herakliyüs diyeceğini dedikten ve mektubun okunması sona erdikten sonra, bir gürültü aldı yürüdü; sesler yükseldi. Bunun üzerine bizi dışarı çıkardılar. Arkadaşlarıma dedim ki:

«–İbn-i Ebî Kebşe’nin[23] işi iyice büyüdü. Baksanıza Benî Asfar Meliki (Herakliyüs) bile O’ndan korkuyor!..»

İşte o zamandan beri, O’nun yakında başarıya ula­şacağına olan inancımı hiçbir zaman yitirmedim. Ve sonunda Allah, bana da İslâm’ı nasîb etti…”

Herakliyüs, cemaatinin ileri gelenlerini huzûruna dâvet etti. Kendine âit sarayların birinde toplandılar. Onlara:

“–Ey Rum cemaati! Ebedî olarak kurtuluşunuza ve şu saltanatınızın bekâsına ne dersiniz?” dedi. (İslâm’a girmelerini teklif etti.) Bunun üzerine, hep birden vahşî merkepler gibi ürküp kapılara koştular. Ancak bütün kapıların kapatılmış olduğunu gördüler. Herakliyüs, çevresindeki devlet erkânının İslâm’a girmeye yanaşmadığını anlayınca onları geri çağırdı ve söylediği sözlerin hakîkatini değiştirerek:

“–Ben, hristiyanlıktaki sebat ve kararlılığınızı görmek için sizi imtihân ettim. Sizde gördüğüm bu bağlılık hoşuma gitti!” dedi.

Bunun üzerine, devlet erkânı ona secde ettiler ve ondan memnun oldular. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1, 5-6, Îman 37, Şehâdât 28, Cihâd 102; Müslim, Cihâd 74; Ahmed, I, 262)

Bizans İmparatoru Herakliyüs, önüne kadar gelen İslâm nîmetini bizzat müşâhede edip tam da hakîkati kavramışken, dünyâ menfaatlerinin ağır basması netîcesinde bu büyük hidâyet fırsatını zâyi ederek, ebedî bir devlet ve saâdeti ziyân etti.

*

Roma İmparatoru Herakliyüs’ün İslâmiyet hakkında öğrendikleri karşısında başlangıçta gösterdiği insaflı tavrı, zannımızca sırf kendi fazîletinden kaynaklanmamıştır.

Aslı hak bir dîn olan ve tabiatıyla vahdâniyet esâsına dayalı bir inanç sistemine sahip bulunan hristiyanlıktaki bozulma, o sıralarda pek yeni idi. Yaklaşık iki yüz yıl süren ve târihte adına “ikonalar kavgası” denilen münâkaşalar nihâyete ermiş ve kiliseler resim ve heykellerle dolmuştu. Hristiyanlık vahdâniyetten uzaklaştırılarak “ekânim-i selâse” denilen üçlü tanrı (teslis) sistemine kayıtsız-şartsız râm olmuş ve İslâmiyet, -sünnetullâh îcâbı- “hak dîn”in yenilenmesi için gönderilmiş bulunuyordu. Bu durumda hâlâ eski vahdâniyet inancını muhâfaza edenlerin mevcut bulunduğu da târihî bir gerçektir. Nitekim müşriklerin aşırı baskılarına dayanamayarak Habeşistan’a hicret etmiş bulunan sahâbîlerin, orada devlet reisi sıfatıyla muhâtap oldukları Necâşî Ashama da, böyle insaflı bir tavır göstermiş, hattâ yerden bir çöp alarak:

“–Sizin söylediklerinizle Hazret-i Îsâ’nın hakîkati arasında, şu (çöp) kadar dahî bir fark yoktur!” demiştir. (Bkz. İbn-i Hişâm, I, 356-361; Ahmed, I, 202-203, V, 290-291; Heysemî, VI, 25-27)

Çünkü o da, hristiyanlığın vahdâniyet inancını muhâfaza eden Aryüs (Arious) mezhebine mensup idi.

Herakliyüs’ün de böyle bir inanç taşımakta olması muhtemeldir. Ancak, ortada îmân ettiğine dâir târihî bir delil mevcut değildir. Bununla bir kere daha anlaşılmaktadır ki, îman bir nasip meselesidir.

Diğer taraftan Herakliyüs’le ilgili olan bu mesele de gösteriyor ki, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in peygamberliğini tasdîk etmeyenler dahî, O’nun dürüstlüğünü ve şahsiyetindeki olgunluğunu tasdîk ediyorlardı. O, Medîne’ye hicret ettiğinde, yanında müşriklerin bâzı emânetleri vardı ve onları sahiplerine teslîm etmesi için Hazret-i Ali’yi Mekke’de vekil bırakmıştı. Çünkü Mekke’de, kıymetli bir eşyâsı olup da, doğruluk ve güvenilirliğini bildikleri için, onu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e emânet etmeyen kimse neredeyse yok gibiydi. (İbn-i Hişâm, II, 98)