DİPNOTLAR
[1]. Sâve, Hemdân ile Kum arasında, Tahran’ın 125 km. güneybatısında bir göldür. Suyu çekilince yerine Sâve şehri kurulmuştur.
[2]. Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.
[3]. Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76.
[4]. Deylemî, II, 165/2828.
[5]. Bkz. et-Tevbe, 40.
[6]. Bu hususta tafsîlâtlı bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Hazret-i Muhammed Mustafâ, c. I, sf. 130-140.
[7]. Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, İstanbul 1973, s. 122.
[8]. Dolunay üzerimize doğdu.
[9]. Bkz. Buhârî, Büyû, 1.
[10]. Bkz. Buhârî, Meğâzî, 11.
[11]. Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 28.
[12]. Rebâiye: Ön dişleriyle azı dişi arasındaki diş.
[13]. Bkz. İbn-i Hişâm, III, 26-27.
[14]. Nûh, 26.
[15]. Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254.
[16]. Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504.
[17]. Bkz. Ahmed, IV, 303; İbn-i Sa’d, IV, 83, 84.
[18]. Nefha: Nefes, üfürme, esinti. İsrâfil -aleyhisselâm- kıyâmetin kopmasından sonra bir nefha ile, yâni Sûr’a bir defâ üflemeyle bütün ölüleri tekrar dirilttiği gibi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de peygamberlik nefhasıyla zulüm ve cehâlet karanlıklarında mânen ölmüş bulunan insanları ihyâ etmiştir.
[19]. Allah bütün eşyânın ismini Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’a öğretmez ve eşyânın isimleri insana meçhûl kalırdı. (Bkz. el-Bakara, 31)
[20]. Yâr-ı Gâr: Mağara dostu mânâsına gelir ve Varlık Nûru Efendimiz ile Hazret-i Ebû Bekir’in Sevr Mağarası’ndaki arkadaşlıklarını ifâde eder. Zamanla samîmî dostluklar için de kullanılır olmuştur.
[21]. Bkz. Buhârî, Meğâzî, 83.
[22]. Bkz. Buhârî, Zekât, 57; Büyû, 4; Müslim, Zekât, 161, 164; Ahmed, I, 200.
[23]. İbn-i Ebî Kebşe (Ebû Kebşe’nin Oğlu): Daha önceleri, Huzâa Kabîlesi’nden Ebû Kebşe isminde bir zât, putlara ibâdet husûsunda kavmine muhâlefet etmişti. Müşrikler, Peygamber Efendimiz’i ona benzeterek, kendisine İbn-i Ebî Kebşe derlerdi. Ebû Kebşe’nin, Allah Rasûlü’nün baba veya ana tarafından dedelerinden birinin, yahut süt babasının künyesi olduğu da söylenmiştir.
[24]. Bkz. Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniye, İstanbul 1984, I, 24; İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VIII, 430, (Duhân, 54); M. Sâmi Ramazanoğlu, Musâhabe, IV, 9.
[25]. Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616; Dârimî, Mukaddime, 8; Ahmed, VI, 241; Heysemî, IX, 29.
[26]. Bkz. Müslim, Îmân, 278; Nesâî, Salât, 1/448.
[27]. el-A’râf, 143. Mûsâ -aleyhisselâm-, Tûr-i Sînâ’da Allah Teâlâ ile mükâleme (konuşma) için bir hazırlık safhasına tâbî tutuldu. Kendisine otuz gün oruç tutturuldu, buna on gün daha ilâve edilerek kırka tamamlandı. Bu hâl, nefsânî hayattan tecerrüd ettirilerek Allâh ile yapılacak mükâlemeye bir hazırlık idi. Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm- ile dil veya ses gibi maddî bir vâsıtayla değil, ezeldeki kelâm sıfatı ile konuştu. Hazret-i Mûsâ’nın yanında şâhit olarak getirilen yetmiş kişi ve Cebrâîl -aleyhisselâm-, bu ilâhî kelâmı duymadılar ve hissetmediler. Mûsâ -aleyhisselâm-, bu ilâhî tecellînin karşısında kendisinden geçti. Dünyâda mı, âhirette mi olduğunu unutarak âdeta zaman ve mekânın dışına çıktı. Büyük bir aşk, vecd ve istiğrak ile kendisinde Cenâb-ı Hakk’ın zâtını görmeye dâir şiddetli bir arzu uyandı. Buna mukâbil Cenâb-ı Hak’tan; “Len terânî” fermân-ı ilâhîsi tecellî etti. Mûsâ -aleyhisselâm-, Zât-ı İlâhî’yi müşâhede için gayr-i irâdî olarak ısrârına devâm edince, Cenâb-ı Hak, dağa nazar etmesini, şâyet dağ yerinde durabilirse, zâtını müşâhede edebileceğini bildirdi. Rivâyetlere göre sayısız hicapların arkasından Cenâb-ı Hakk’ın zâtından bir nûr, sızıntı hâlinde dağa aksedince dağ infilâk etti. Bu dehşetli manzara karşısında Mûsâ -aleyhisselâm- bayıldı. Ayıldığında haddi aştığı için Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ederek istiğfarda bulundu.
Bu Kur’ânî kıssadan şu netîceleri çıkarabiliriz: Bu kâinatta Allâh’ın zât tecellîsine tahammül edebilecek bir mekân mevcut değildir. Bu keyfiyet, dağın, zerrenin zerresi bir tecellîye tahammül edemeyerek berhavâ olmasıyla sâbittir. Cenâb-ı Hak, zâtı bakımından gâibdir. O ancak sıfat tecellîleri ve fiilleri itibârıyla bilinebilir. Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minler vasfedilirken; “Onlar gayba îmân ederler….” (el-Bakara, 3) beyân-ı ilâhîsi vârid olmuştur.
Diğer bir hakîkat ise Cenâb-ı Hakk’ın zât tecellîsini telâkkîye insan idrâkinin tahammül edemeyeceğidir. Bu hakikat de Mûsâ -aleyhisselâm-’ın düşüp bayılmasıyla sâbittir. Buna göre âlemimizde “zât tecellîsi” yoktur. Bu gerçek, zât tecellîsinin zuhûrundaki şiddet ve insanlarla cinlerin idrâkindeki kifâyetsizlik sebebiyledir.
[28]. en-Necm, 9. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mîrac gecesi, Cebrâîl -aleyhisselâm- dâhil, hiçbir mahlûkun hudûdunu aşamadığı Sidre-i Müntehâ’nın ötesine geçirildi. Cenâb-ı Hak ile arasında, kullarca telâkkîsi muhâl ve mahrem olan bir vuslat meydana geldi.
Bunlar, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhâtab oldukları iki büyük tecellînin bizim idrâk seviyemize indirilmiş bir ifâdesinden ibârettir.
[29]. Kırat: Beş adet orta arpa ağırlığında bir ağırlık ölçüsü. Yaklaşık 0.2125 grama tekâbül eder.
[30]. Bkz. Buhârî, Zekât, 18, 50; Nafakât, 2; Müslim, Zekât, 94-97, 107, 124.
[31]. Bkz. Buhârî, Cihâd, 89; Büyû, 14.
[32]. Tirmizî, Zühd, 47/2380; İbn-i Mâce, Et’ime, 50.
[33]. el-Hicr, 98-99.
[34]. Bkz. İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 203-204.
[35]. Bkz. Buhârî, Büyû’, 5.
[36]. Bkz. Buhârî, Megâzî, 29; Rikâk, 17; Tirmizî, Zühd, 39/2371; İbn-i Sa’d, I, 400.
[37]. Dârimî, Mukaddime, 8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616.
[38]. Rekûsî: Sâbiî ve hristiyan karması bir din anlayışı.
[39]. Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 246-249; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 62; İbn-i Abdilber, el-İstîâb, III, 1057; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 9.
[40]. Burada aynı zamanda ashâb-ı kirâmın tevâzû hâline dâir bir misâli görmekteyiz. Diğer rivâyetlerden öğrendiğimize göre aslında Peygamber Efendimiz’in ayakkabısına bağ takan kişi, hadîsi riâyet eden sahâbînin kendisidir. Ancak yüksek tevâzû ve mahviyeti sebebiyle burada meçhul bir ifâde kullanmaktadır. Sahâbe-i kirâma âit bu nevî tevâzû misallerine, rivâyetlerde sıkça rastlamak mümkündür.
[41]. Tirmizî, Edeb, 46/2810.
[42]. Ebû Dâvûd, Libâs, 1/4020; Tirmizî, Libâs, 29/1767.
[43]. Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fezâil, 64.
[44]. Buhârî, Ezân, 65.
[45]. Bkz. İbn-i Sa’d, II, 197; Buhârî, Tıbb, 47, 49; Müslim, Selâm, 43; Nesâî, Tahrîm, 20; Ahmed, IV, 367, VI, 57; Aynî, XXI, 282.
[46]. Mültezem: Kâbe’nin kapısı ile Hacer-i Esved arasında kalan kısma denir. Peygamber Efendimiz Mültezem’de durup sadrını, yüzünü, kollarını ve avuçlarını Kâbe’nin duvarına koymuş, kollarını ve ellerini iyice açarak duâ etmiştir. (Ebû Dâvûd, Menâsik, 54/1899) Bir hadîs-i şerîfinde de: “Hacer-i Esved ile Makam-ı İbrâhim arası Mültezem’dir. Burada duâ eden hastalar şifâ bulur.” buyurmuştur. (Heysemî, III, 246)
[47]. Heysemî, X, 242. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Harâc, 33-35/3055; İbn-i Hibbân, Sahîh, XIV, 262-264.
[48]. İbn-i Hişâm, Sîretü’n-Nebî, Beyrut 1937, Dâru’l-Fikr, I, 341; Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, Beyrut 1995, XXX, 279 [el-Leyl, 5-7 tefsirinde]; Süyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, Beyrut 2006, s. 257-258.
[49]. el-En‘âm, 160.
[50]. Bkz. Kurtubî, XVII, 28; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, II, 318; Hâkim, III, 270/5058.
[51]. Sâd, 86.
[52]. İbn-i Hişâm, II, 95, 98.
[53]. Taberânî, Evsat, VIII, 174; Beyhakî, Şuab, VI, 140; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 53/1963.
[54]. Tirmizî, Kıyâmet, 24/2458.
[55]. Bkz. İbn-i Hişâm, I, 312-313; Hâkim, III, 213; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 84.
[56]. Bkz. İbn-i Sa’d, I, 216-217; Ahmed, III, 322, 492; İbn-i Kesîr, III, 183-190.
[57]. İbn-i Hişâm, II, 33-34; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 184; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 353. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 19-20/4734.
[58]. Hâkim, Müstedrek, III, 385/5459.
[59]. İbn-i Kesîr, Bidâye, III, 83.
[60]. Vâkıdî, Meğâzî, I, 47.
[61]. İbn-i Kesîr, Bidâye, IV, 128.
[62]. Vâkıdî, II, 857-858.
[63]. Buhârî, Menâkıb 25, Eymân 3; Müslim, Salât, 119; İbn-i Hibbân,
IV, 534.
[64]. Buhârî, Fardu’l-Humus, 1.
[65]. Peygamber Efendimiz bu sözüyle:
“Sabah-akşam Rablerine, O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sabret. Dünyâ hayâtının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini Biz’i anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi-gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” (el-Kehf, 28) âyetine işarette bulunmaktadır.
Burada Allah Teâlâ, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, İslâm’a ilk önce giren fakir ve düşkünlerle birlikte başlarına gelebilecek sıkıntılara sabretmesini ve onlara muâmelesinde oldukça hassas davranmasını emretmiştir.
[66]. Tirmizî, Zühd, 37/2352; İbn-i Mâce, Zühd, 7.
[67]. Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, XII, 94-95.
[68]. Tirmizî, Zühd, 39/2368.
[69]. Tirmizî, Zühd, 30/2341; Ahmed, I, 62.
[70]. Tirmizî, Kıyâmet, 15/2444.
[71]. İbn-i Mâce, Zühd, 5.
[72]. Hânis kılmaz: Yemininin yerine gelmemesi gibi bir neticeye dûçâr etmez.
[73]. Sa’: 3,328 kgr.’lık bir ağırlık ölçüsü.
[74]. Bkz. Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12; Müslim, Hudûd, 8, 9.
[75]. Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125.
[76]. Develer, güzel ses ve tegannîye meftundurlar. Deve çobanları da, sürülerini hızlandırmak için tegannîde bulunurlar. Buna “Hidâ” denir.
[77]. Hadîs-i şerîfte geçen “güzel kokular” rûhları incelik ve derinliklerle dalgalandıran ferahlıklardır. Latîf varlıklar olan meleklerin de hoşlandığı ve tâlip olduğu bir zevk-i bediîdir. Ayrıca güzel koku, temizlik nişânesidir. Çünkü temiz olan güzel kokar. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek tenleri de her zaman gül kokusuyla ıtırlanmış hâldeydi. Âdeta gül, O’ndan damlayan mübârek terlerden meydana gelmişti. O güller şâhı, bir çocuğun başını okşasa, uzun müddet o yavrucağın başı misk kokardı.
“Namaz” da, kulun Rabbi ile olan mülâkâtı olup Rabbânî bir vuslat ve Allâh’ı görürcesine yapılan bir ibâdettir. Rûhun Mîrâca yükselmesidir. Bu itibarla da göz nûrudur.
[78]. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in evliliklerinin hiçbirinde nefsânî bir temayül ve düşkünlük görmek mümkün değildir. O hiçbir kıza gençliğinde de tâlip olmamış ve kendisine tâlip olan 40 yaşında, çocuklu, dul bir hanım olan Hazret-i Hatice ile evlenmeyi kabûl etmiş, ömrünün en zinde yıllarını onunla yaşamıştır. Ondan sonraki evlilikleri hep yaşlılık dönemine denk gelir. (54 yaşından sonra.)
Bunların hepsi de kendi arzusuyla değil, ilâhî emirle gerçekleşmiş ve pek çok hikmetinin yanında, bilhassa dînin, hanımlara onlar vâsıtasıyla öğretilmesi maslahatı gözetilmiştir. Üstelik bu evliliklere mazhar olan annelerimizin çoğu yaşlı, çocuklu ve çâresiz kimselerdir.
Hâsılı Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in birden fazla evlilik devresinin hem yaşlılık zamanına hem de dînin uzak bölgelere ulaştırıldığı devreye rastlaması, bu evliliklerin ilâhî tâyinle ve İslâm’ı daha geniş kitlelere rahatça ulaştırma gâyesiyle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Daha geniş bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Hazret-i Muhammed Mustafâ, c. I, sf. 130-140.
[79]. İslâm hukûkuna göre, eğer kadın, nikâh esnâsında kendisine talâk (boşama) hakkı tanınmasını teklif eder ve o şartla nikâhlanırsa, kadın da boşama hakkına sahip olur. Mizaç veya diğer husûsiyetlerdeki uyuşmazlıklar sebebiyle âilenin devâmına imkân yoksa, İslâm hukûkunun öngördüğü mâzeretlerden dolayı, hâkim, infisah (nikâhı feshetme) kararı verebilir.
[80]. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâb-ı kirâm, bu güzel ahlâkı en güzel şekilde yaşamış ve gelecek îmanlı nesillere de örnek olmuşlardır. Hâlık’ın şefkat ve merhamet nazarıyla mahlûkâta bakış tarzının İslâm târihinde sayısız tezâhürleri görülmüştür. Bunun nâdide misâllerinden biri de şudur:
II. Mahmûd’un âilesi Bezmiâlem Vâlide Sultan, Şam’da bir vakıf tesis etmiştir ki, vakfiyesinin bir maddesi de; çalışan hizmetkârların yanlışlıkla kırdıkları eşyâları veya bilmeyerek verdikleri zâyiâtı tazmin etmektir. Gâye, onların hakârete mâruz kalıp da kalplerinin kırılmaması, haysiyetlerinin rencide edilmemesidir.
[81]. el-Enbiyâ, 47.
[82]. Mahlûkâta merhamet ve şefkati emreden İslâm ahlâkının toplumdaki rûhânî netîcesi, batılı bir gözlemci olan Claud Farer tarafından şöyle ifâde edilmiştir:
“İstanbul’da uğradığınız meskûn bir mahallenin, müslüman veya gayr-i müslim mahallesi olduğunu, yöre kedi ve köpeklerinin size karşı aldığı tavırdan anlayabilirsiniz. Eğer kedi ve köpekler, sizinle şakalaşıyor ve çevrenizde sempati sergiliyorsa, bilin ki orası müslüman mahallesi; şayet savunma durumuna geçiyor ve size karşı tavır alıyorlarsa, gayr-i müslim bölgesidir.”
Hristiyan bir seyyâhın tespit ettiği bu manzara; “Yaratan’dan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevgi” hissiyâtının Osmanlı toplumunda nasıl bir enginlikte yaşandığının çok açık bir tezâhürüdür.
[83]. Çizilen bu resimler, hâlen Mevlânâ müzesinde bulunmaktadır.
[84]. Bkz. Hâkim, III, 10; Ahmed, I, 89, 96, 117, 127; IV, 309; İbn-i Sa’d, I, 376, 412, 420-423; II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, VI, 31-33; Tirmizî, Şemâil, s. 15.
[85]. İbn-i Sa’d, I, 121, 365, 422-425; Heysemî, IX, 13.
[86]. A’lâ-yı illiyyîn: Yücelerin en yücesi. Esfel-i sâfilîn: Aşağıların en aşağısı.
[87]. Bkz. Taberî, IX, 87-88; İbn-i Kesîr, II, 259, (A‘râf, 154 tefsîrinde).
[88]. Mustafa Özdamar, Yaman Dede, s. 191-192, Mârifet Yayınları, İstanbul 1994.
[89]. Efendimiz’in bu nevî mûcizeleri için bkz. Buhârî, Menâkıb, 25.
[90]. Livâü’l-Hamd: Hamd sancağı; ümmet-i Muhammed’in mahşer günü altında toplanacağı sancak.
[91]. Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, İstanbul 1973, s. 122.
[92]. “İ’câz”, bir kimseyi âciz bırakmak, geri bırakmak ve yarışta öne geçmek gibi mânâlara gelir. İ’câzın tahakkuk ettiği hârikulâde hâdiseye de “mûcize” denir. (İbn-i Manzûr, Lisânü’l-Arab, “عجز” md., V, 369)
[93]. el-Kamer, 1-3; Buhârî, Menâkıb 27, Menâkıbu’l-Ensâr 38, Tefsîr 54/1; Müslim, Münâfıkîn, 43, 47, 48; Ahmed, I, 377, 413.
[94]. Buhârî, Megâzî 29, Menâkıb 25, Et’ime 6; Müslim, Eşribe, 141, 142; Tirmizî, Menâkıb, 6; Muvatta, Sıfatü’n-Nebî, 19.
[95]. Buhârî, Menâkıb 25, Şurût 15, Cihad 132; Müslim, Fezâil, 6; Tirmizî, Menâkıb, 6.
[96]. Müslim, Cihâd, 81.
[97]. Buhârî, Menâkıb, 25; Tirmizî, Cum’a 10, Menâkıb 6; Nesâî, Cum’a, 17; İbn-i Mâce, İkâme, 199; Dârimî, Mukaddime 6, Salât 202; Ahmed, I, 249, 267, 315, 363.
[98]. Buhârî, Ezân, 88.
[99]. Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, VI, 75.
[100]. Süyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ, trc. Naim Erdoğan, İstanbul 2003, s. 186.
[101]. Bkz. el-Mülk, 9.
[102]. Bkz. el-Mü’minûn, 38; el-Müddessir, 24-25.
[103]. Bkz. Yûnus, 2; el-Hicr, 6; el-İsrâ, 47; el-Furkân, 8; es-Sâffât, 36; Sâd, 4; ed-Duhân, 14; et-Tûr, 29-30; el-Kalem, 51.
[104]. Bkz. el-Hâkka, 41-42; et-Tekvîr, 25; eş-Şuarâ, 210-211.
[105]. Bkz. el-Bakara, 97; eş-Şuarâ, 192-194; Tâhâ, 4; es-Secde, 2; el-Vâkıa, 80.
[106]. Bkz. el-Furkân, 4-5.
[107]. Bkz. en-Nahl, 103, eş-Şuarâ, 210-212.
[108]. Bkz. el-Enbiyâ, 5; Suat Yıldırım, “Kur’ân” md., Diyânet İslâm Ansiklopedisi, XXVI, 393.
[109]. Muhammed Said Ramazan el-Bûtî, Min Ravâi’ı’l-Kur’ân, Beyrut 1996, s. 125.
[110]. Dikkat edilirse Cenâb-ı Hak her defâsında, diledikleri bütün mahlûkattan yardım alabileceklerini de ifade etmek sûretiyle Kur’ân’ın beşer kelâmı olmadığını çok kesin bir şekilde îlân etmiş olmaktadır.
[111]. el-Bakara, 24.
[112]. el-Müddessir, 24.
[113]. el-Kamer, 2.
[114]. el-Furkân, 4.
[115]. el-En’âm, 25; el-Enfâl, 31 vb.
[116]. Fussılet, 26.
[117]. Bkz. Bûtî, Ravâi’, s. 126, 129, 130; İsmâil Karaçam, Sonsuz Mûcize Kur’ân, İstanbul 1987, s. 159-175; Nasrullâh Hacımüftüoğlu, Kur’ân’ın Belâğatı ve İ’câzı Üzerine, Erzurum 2001, s. 58-62, 90.
[118]. Müteşâbih: Kur’ân-ı Kerîm’de mânâsı kapalı, birçok mânâya gelebilen, tefsîrinde güçlük çekilen âyet veya kelimelerdir. Bunlara müteşâbihât denir. Hangi mânâya geldikleri, hâricî bir delil olmadan hakkıyla anlaşılamaz.
[119]. Hâdisenin tafsîlâtı için Prof. Dr. Feridun Nâfiz Uzluk tarafından tercüme edilip “Rapor” ismiyle yayınlanan esere bakılabilir. Bu eser, 1996 senesinde Sebil Yayınevi tarafından İstanbul’da basılmıştır.
[120]. Tafsîlât için bkz. Muhsin Demirci, Vahiy Gerçeği, İstanbul 1996, s. 69-71.
[121]. Bkz. Ahmed, II, 231; Heysemî, IX, 18, 20, 21.
[122]. Bkz. Yûnus, 15-16.
[123]. Bkz. el-Kehf, 110; el-A’râf, 118; el-En’âm, 50.
[124]. Bkz. Müslim, Zühd, 72.
[125]. Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 120-121/786; Tirmizî, Tefsir, 9/3086; Ahmed, IV, 218; Ali el-Müttakî, Kenz, II, 16/2960.
[126]. Subhi Sâlih, Mebâhis, s. 27-33.
[127]. Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 25/2926; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 6.
[128]. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, sadece sıkıntılı zamanlarında değil, her zaman vahyin inmesiyle çok sevinir, Cenâb-ı Hak’la bir bağlantısı olduğu için mesrûr olurdu. (Bkz. Buhârî, Tefsir, 19/2; Tirmizî, Tefsir, 19/3157; Zerkânî, Menâhil, I, 53) Hattâ ashâb-ı kirâm da vahyin gelmesi ile büyük bir sevinç duyarlardı. (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 103)
[129]. Meryem, 64.
[130]. Ebu’s-Suûd, I, 174, (el-Bakara, 144).
[131]. Bkz. en-Nûr, 11-21; Buhârî, Şehâdât 15, 30, Hibe 15, Cihâd 64, Megâzi 11, 34, Tefsir 12/3, 24/6, 11, Eymân 18, İ’tisan 28, Tevhîd 35, 52; Müslim, Tevbe, 56.
[132]. Cenâb-ı Hakk’ın, bu evliliği emretmesinde pek çok sebep ve hikmet vardır. Bunlardan biri şudur: Evlât edinme, bir câhiliye âdeti idi. Bu âyet-i kerîme ile Allah Rasûlü’nün, evlâtlığı olan Zeyd bin Hârise’nin boşadığı hanımını alması emredilerek, İslâm hukûkunda “Tebennî: Evlât edinme” hukûku iptal edilmiş oldu.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“…Allah, evlâtlıklarınızı öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat hakikati olmayan) sözünüzdür. Allah ise hakikati söyler ve doğru yola iletir.” (el-Ahzâb, 4)
[133]. Bkz. Buhârî, Tefsîr, 33/6; Tirmizî, Tefsîr, 33/3212-3.
[134]. Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 33/9.
Yine Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle demiştir:
“Kim Rasûlullâh’ın Allâh’ın kitâbından bir şeyi gizlediği zannına kapılırsa Allâh’a en büyük iftirâyı atmış olur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
«Ey Rasûl! Rabbinden Sana inen vahiyleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Rabbinin elçiliğini yerine getirmiş olmazsın! Allah Sen’i insanlardan koruyacaktır. Emin ol ki Allah, kâfirleri murâdlarına erdirmeyecektir!» (el-Mâide, 67)” (Müslim, Îmân, 287)
[135]. Bu âyet-i kerîmelerdeki itâb ve tenkit, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âit bir zelle sebebiyledir. Zelle, peygamberlerin işlediği gayr-i irâdî hatâdır. Bu zelleler peygamberlere murâd-ı ilâhî ile şu gâyelere mâtuf olarak yaptırılır:
1. Cennete girmeleri teminat altında olan peygamberlere âcizliklerini idrâk ettirmek,
2. Kendilerinin lutf-i ilâhîye müstağrak olduklarını bilerek vazîfelerine ihtimam göstermelerini sağlamak,
3. İşlenen zelleyi ümmete irşad vesilesi kılmak,
4. Seçkin kulların, böyle îkazlar karşısında rikkat-i kalbiyye sahibi olup bu ve benzeri fiillerden kaçınarak Kur’ân ahlâkına kavuşmalarını temin etmek,
5. Peygamberlerin de beşer olduğunu gösterip, insanların hristiyanlıkta olduğu gibi onlara ulûhiyet izâfe etmelerine mânî olmak.
[136]. Mücmel, mânâsı özlü ve kapalı olup îzah edilmedikçe maksadı tam olarak anlaşılamayan ifâdelerdir.
[137]. Bkz. el-Feth, 24-25.
[138]. Gary Miller (Abdülahad Ömer), The Amazing Qur’an/Eşsiz Mûcize Kur’ân, (trc. Dr. Erdoğan Baş), İstanbul 2007, s. 61.
[139]. İbn-i Atiyye, el-Muharraru’l-Vecîz fî Tefsiri’l-Kitâbi’l-Azîz, Beyrut 1413, I, 52.
[140]. Hâdisenin tafsîlâtı için bkz. Muhammed Hamîdullah, Kur’ân-ı Kerîm Târihi, İstanbul 1993, s. 94-95.
[141]. Ahmed,
IV, 83, 85.
[142]. Buhârî, Tefsîr, 52.
[143]. Taberî, VII, 4, (el-Mâide, 83).
[144]. Ahmed, II, 17; İbn-i Hişâm, I, 369-371; Heysemî, IX, 62.
[145]. İbn-i Hişâm, I, 407-408; İbn-i Sa’d, IV, 237-238.
[146]. İbn-i Hişâm, I, 395-396.
[147]. el-Cin, 1-2.
[148]. Hattâbî, Beyân, s. 64-65.
[149]. Lord John Davenport: 19. yüzyılın sonunda yaşamış İngiliz şarkiyatçı.
[150]. Johann Wolfgang von Goethe: 1749-1832 yılları arasında yaşamış, dünyâca ünlü roman, tiyatro yazarı, Alman şâir.
[151]. John Davenport, An Apology for Mohammed and Koran, London, 1869, s. 66.
[152]. Bkz. Drâz, en-Nebeü’l-Azîm, s. 92.
[153]. Bkz. el-Furkân, 6.
[154]. Bkz. Tâhâ, 113; el-Kasas, 51.
[155]. Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, 1495-1561 yılları arasında yaşamış büyük Osmanlı âlimlerindendir. Babası, Yavuz Sultan Selim’in hocalarındandır. Kendisi Kânûnî devri ulemâsından olup başta Bursa, Edirne ve İstanbul olmak üzere muhtelif şehirlerde müderrislik yapmış, Bursa ve İstanbul kadılıklarında bulunmuş ve birçok eser vermiştir.
[156]. Taşköprülüzâde, Mevzuâtü’l-Ulûm, sad: Mümin Çevik, İstanbul 1975, I, 412; Şakir Kocabaş, Kur’ân’da Yaratılış, s. 47.
[157]. Bkz. Kurtubî, XIX, 271, (el-İnşikâk, 5); Süyûtî, İtkân, III, 369; Samerrâî, et-Ta’bîru’l-Kur’ânî, s. 19.
[158]. Râzî, II, 147, (el-Bakara, 30); Süyûtî, İtkân, III, 369; M. Hamdi Yazır, I, 47 (Besmele tefsîrinde).
[159]. Hûd, 44.
[160]. Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, İstanbul 1976, I, 83.
[161]. Fâdıl Sâlih Samerrâî, Lemesâtün Beyâniyye, Amman 2003, s. 193-197.
[162]. el-Mâide, 67.
[163]. Bkz. el-Feth, 27.
[164]. Bkz. en-Nasr, 2.
[165]. Bkz. et-Tevbe, 33; el-Feth, 28; es-Saff, 9.
[166]. Bkz. el-Feth, 16, 27.
[167]. Bkz. el-Bakara, 23-24.
[168]. Bkz. el-Hicr, 10.
[169]. İnsanda iki rûh vardır. Cenin, rahimde ilk olarak halk âleminden gelen rûhla nebâtî bir şekilde hayâtiyetini devâm ettirir. Halk âleminden gelen bu rûh, bedenin vefâtıyla son bulur. İkinci rûh ise, emir âlemindendir. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ona (insana) şekil verdiğim ve rûhumdan üfürdüğüm zaman…” (el-Hicr, 29) şeklinde ifâde buyurduğu bir keyfiyettir. Ebedîlik vasfı vardır, ölümü yoktur. Kıyâmet günü kendisine yeniden beden giydirilecektir. Bu rûh, hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere bir melek tarafından yüz yirminci gün cesede ilkâ edilir. Yüz yirminci güne kadar, gelişen ceset, nebâtî bir büyüme hâlindedir. Yüz yirminci gün Cenâb-ı Hak’tan gelen rûh üflendikten sonra insânî ve rûhânî vasıflar teşekkül eder.
[170]. Eserimizdeki yabancı ilim adamlarının Kur’ân-ı Kerîm karşısındaki hayret ve hayranlıklarını bildiren ifâdeler ve onlarla yapılan mülâkâtlar, umûmiyetle Abdülmecid ez-Zindânî’nin ilmî konferanslarındaki derlemelerinden alınmıştır.
[171]. İnsanlarla birlikte bütün hayvanların. Çünkü “dâbbe” kelimesi kullanılıyor. Buna bitkiler ve ağaçlar dâhil değildir.
[172]. 16. asırda Galileo, Dünyâ’nın döndüğünü ifade ettiği için Engizisyon Mahkemesi’ne verilmişti. Hristiyanlık dînine aykırı görüş beyan ettiği için îdâmına karar verildi. Galileo, kurtulmak için; “Yanıldım, Dünyâ dönmüyor.” dedi. Bu şekilde canını kurtardı. Mahkemeden çıkarken arkadaşlarına; “Ben dönüyor desem de dönmüyor desem de Dünyâ dönüyor.” dedi.
Galileo, bu bilgileri Abbâsî devrindeki müslümanların keşiflerinden öğrenmişti. O zamanlar Mûsâ kardeşler Sincar mıntıkasında yaptıkları çalışmalar neticesinde, bir meridyen yayının 360 derece ve bir dereceye tekâbül eden mesafenin 106-2/3 km. olduğunu, ayrıca Dünyâ’nın çevresinin 8000 fersah (yaklaşık 39.000 km) olduğunu tespit etmişlerdi. Bugünkü modem âletlerle yapılan hesaplamalarda Dünyâ’nın çevresi 40.000 km. bulundu. Bu rakamlar arasındaki çok az fark, onların ilimdeki yüksek derecesini göstermektedir. (Bkz. Mahmut Kaya, “Beytü’l-Hikme”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1992, VI, 89; İsmail Hakkı İzmirli, İslâm Mütefekkirleri ile Garb Mütefekkirleri Arasında Mukâyese, (Notlar İlavesi ile Sadeleştiren: Süleyman Hayri Bolay), Ankara 1977, s.16; Şemsettin Sami, Kâmusu’l-Âlâm, (Tıpkıbasım), Kaşgar Neşriyat, Ankara 1996, VI, 4194)
[173]. Power of Nature, National Geogrophic Socitey, Washington D.C. 1978, s. 12-13.
[174]. Husûf (Ay tutulması) ve Küsûf (Güneş tutulması) namazları sünnet-i seniyyedir. Çünkü bunlar azamet-i ilâhiyyenin tezâhürleridir. Güneş ve Ay’ın ilâhî kudret akışları içinde devâm edip gittiğini göstermektedir. Kılınan namaz ise, Cenâb-ı Hakk’a sığınma ve O’na şükretmenin bir nişânesidir. İnsan tefekkür etmelidir ki, Ay ve Güneş olmasa, gecemiz ve gündüzümüz karanlıklar içinde kalır, Cenâb-ı Hakk’ın onlarda yarattığı nîmetlerden istifâde edemezdik.
[175]. Tafsîlât için bkz. Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, trc. Cihad H. Reşad, İstanbul 1996, s. 107.
[176]. el-Enbiyâ, 21/30.
[177]. Hûd, 11/7.
[178]. Bkz. er-Ra’d, 13/2; Lokman, 31/10; el-Hacc, 22/65.
[179]. Bir kısım âyetler için bkz. el-Bakara, 2/29; el-İsrâ, 17/44; el-Mülk, 67/3.
[180]. Yâsîn, 36/38-40.
[181]. el-En’âm, 6/125.
[182]. Kâinattaki bütün gök cisimleri, saat ibresinin tersi istikâmetinde hareket etmekte, hepsi de dönmektedir. Fakat her birinin farklı yörüngesi ve dönüş süresi olduğundan, birbirleriyle çarpışmazlar.
[183]. Yahudîlerin yazılı kutsal kitabı olan Ahd-i Atik üç bölümden oluşur. İlk kısmı Tevrat’tır ve yaratılıştan Hazret-i Mûsâ’nın vefâtına kadarki hâdiselerden bahseder. Eski Ahid’in ikinci kısmı “Nebîler”, üçüncü kısmı ise “Kitaplar”dır. Bu iki kısım, Hazret-i Mûsâ’dan sonra meydana gelen hâdiselerden, bir nevî İsrâiloğulları’nın Hazret-i Mûsâ’dan sonraki târihinden bahseder.
[184]. Walter Wreszinski, Ägyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J. C. Hinrich’sche Buchhandlung.
[185]. Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennaman, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J. J. Augustin in Glückstadt, Band I, 1935, Band II, 1952.
[186]. Bkz. Maurice Bucaille, Mûsâ ve Firavun, trc. Ayşe Meral, İstanbul 2002, s. 144-152; Zaman Gazetesi, 1 Ekim 2007 Pazartesi; http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=595189
[187]. el-Mâide, 31.
[188]. el-A’râf, 31.
[189]. Bu hususta insana hayranlık veren pek çok misâl mevcuttur. Bunların bir kısmı için bkz. Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 113-138.
[190]. Bkz. Şâkir Kocabaş, Kur’ân’da Yaratılış, s. 157.
[191]. Şâkir Kocabaş, Kur’ân’da Yaratılış, s. 104. Bkz. Barrow, J.D. ve Tipler, F. The Anthropic Cosmological Principle, Oxford University Pres, 1996, s. 5.
[192]. Şâkir Kocabaş, Kur’ân’da Yaratılış, s. 149.
[193]. Bkz. Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 132-133, 136.
[194]. Bkz. el-Bakara, 117; Âl-i İmrân, 47; en-Nahl, 77; Yâsîn, 53.
[195]. Mahrut: Tabanı dâire şeklinde, üst kısmı sivri hendesî (geometrik) şekil, koni.
[196]. Bkz. Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 111-112.
[197]. Muhammed Cemâlüddîn Kâsımî, Mehâsinü’t-Te’vîl, Kahire ts., II, 219.
[198]. Bkz. Buhârî, Nikâh 6, 32, 35, Fedâilü’l-Kur’ân 21, 22; Müslim, Nikâh, 76.
