DÂSİTÂNÎ MUHABBETİNİN YANIK TERENNÜMLERİ
Hakîkat-i Muhammediyye’ye yakınlaşabilmek, akıldan ziyâde muhabbet ve aşkla mümkündür. O’na tâbî olmanın şeref, haz ve lezzetini tatmak için, kendisine ümmet olmak isteyen peygamberler bile çıkmıştır.[87]
O’nun nûr cemâli, âşıklarının nazarında bütün varlığı gölge hâlinde bırakmış, gönüller O’nun en ufak bir arzusuna:
“Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” diye cevap vermiştir.
O’nun bu âleme şeref verdiği Rabîulevvel ayının mübârek gün ve geceleri, mü’minlere rahmet ve gufrân olarak açılmıştır.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âşıklarının kıyâmete kadar devâm edeceğini şöyle beyan buyurmuştur:
“Ümmetim içinde beni en çok sevenlerin bir kısmı benden sonra gelenler arasından çıkacaktır. Onlar beni görebilmek için mallarını ve âilelerini fedâ etmeye can atarlar.” (Müslim, Cennet, 12; Hâkim, IV, 95/6991)
Rabbimiz biz âcizleri, bu hadîs-i şerîfin muhtevâsına dâhil eylesin! Âmîn!..
*
Önceleri bir hristiyan olduğu hâlde hakîkat-i Muhammediyye’yi idrâkin hazzına ulaşınca, gözü yaşlı bir mü’min ve yanık bir Peygamber âşığı hâline gelerek Yaman Dede adını alan, yakın zamanların içli şâirinin şu mısrâları ne güzeldir:
Susuz kalsam, yanan çöllerde can versem elem duymam,
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlarda nem duymam,
Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam,
Cemâlinle ferâh-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh!..
Ne devlettir yumup aşkınla göz, râhında can vermek,
Nasîb olmaz mı sultânım haremgâhında can vermek?
Sönerken gözlerim âsân olur âhında can vermek,
Cemâlinle ferâh-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh!..
Boyun büktüm, perîşânım, bu derdin sende tedbîri,
Lebim kavruldu âteşten döner pâyinde tezkîri,
Ne dem gönlün murâd eylerse taltîf eyle KITMÎR’i,
Cemâlinle ferâh-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh!..
Bu na’tin şâirindeki Peygamber muhabbetinin seviyesini gösteren bir hâtırayı, talebelerinden biri şöyle nakleder:
“Birgün dersler bitti, okuldan çıktık. Öğle vakti, Taksim’e doğru gidiyordum. Alman Sefâreti civârında bir mescid vardı. İşte oradan yukarı doğru tek başıma gidiyordum. Bir de baktım ki Yaman Dede. Mescidin duvarına yaslanmış, sanki son nefesini veriyor gibi bir hâli var. Hâlsiz, mecâlsiz, başı hafif sağ öne doğru düşmüş, boynu bükülmüş, öylece duruyor.
Hemen koşarak yanına gittim ve:
«–Hocam, hayırdır, geçmiş olsun, neyiniz var, hasta mısınız?» dedim.
Baktım hoca ağlıyor. Bu sefer:
«–Hocam niçin ağlıyorsunuz, başınıza bir şey mi geldi?» dedim.
Yaman Dede ise çok ince ve titrek bir sesle:
«–Hayır yavrum, hayır! Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz aklıma geldiği zaman, kendimi kaybediyorum, ayakta duracak mecâlim kalmıyor. Ya bir yere dayanmam gerekiyor, ya da oturmam îcâb ediyor.» dedi.”[88]
*
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisini ashâbına o kadar sevdirmişti ki, bu sevginin derinliğini îzah etmek mümkün değildir. Böyle bir sevgi, ancak ilâhî muhabbet ve feyz ile gerçekleşebilir; aksi hâlde imkânsızdır.
Uhud günü Medîne bir haberle çalkalanmıştı. “Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öldürüldü!” denilince şehirde çığlıklar kopmuş, feryatlar Arş’a yükselmişti. Herkes yollara düşerek gelenlerden bir haber almaya çalışıyordu. Ensâr’dan Sümeyrâ Hâtun’a iki oğlu, babası, kocası ve kardeşinin şehîd olduğu haber verildiği hâlde, o mübârek hanım bunlara hiç aldırmıyor, kendisini asıl kaygılandıran husûsu, yâni Allah Rasûlü’nün hâlini sorarak:
“–O’na bir şey oldu mu?” deyip duruyordu.
Sahâbe-i kirâm cevâben:
“–Allâh’a hamd olsun ki durumu iyidir. O, senin arzu ettiğin gibi hayattadır!” dediler.
Sümeyrâ Hâtun:
“–Onu görmeden gönlüm huzur bulmayacak, bana Allah Rasûlü’nü gösteriniz.” dedi.
Gösterdiklerinde derhâl gidip elbisesinin ucundan tuttu ve:
“–Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Sen sağ olduktan sonra gayrı hiçbir şeye endişelenmem!” dedi. (Vâkıdî, I, 292; Heysemî, VI, 115)
Ashâbın bu coşkun muhabbetini, onların hadîs-i şerîf rivâyet edişlerinde de açıkça görmekteyiz. Sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir hadîs-i şerîf rivâyet ederken, bilmeyerek yanlış bir şey söylememek için ve o hadîs-i şerîfi Allah Rasûlü’ne nisbet etmenin mânevî ağırlığının endişesiyle dizleri titrer, yüzleri sararırdı.
Meselâ Abdullah ibn-i Mes’ûd’u; “Kâle Rasûlullah!: Rasûlullah buyurdu ki”
derken, müthiş bir titreme alırdı. Ve birçok sahâbî, bütün beşerî nisyan zaaflarını dikkate alarak, bir sözü Allah Rasûlü’ne izâfe ederken;
“Böyle veya bunun gibi, buna yakın, şu şekilde buyurdu…” gibi lâfızları bilhassa ifâde ederlerdi.
Amr bin Meymûn şöyle anlatıyor:
“Ben, İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’ın perşembe akşamları gerçekleştirdiği sohbetlerini hiç aksatmazdım. Bu sohbetlerde, onun herhangi bir şey husûsunda (hassâsiyetinden dolayı); «Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki…» dediğini hiç duymadım. Lâkin bu akşamların birinde, «Rasûlullah Efendimiz buyurdular ki…» diyerek (söze başladı, fakat arkasını getiremeyip) başını öne eğdi. (Biraz bekledikten sonra) kendisine baktım. Gömleğinin ilikleri çözülmüş, gözlerinden yaşlar boşanmış, avurtları şişmiş vaziyette ayakta duruyordu. (Bir müddet bu vaziyette kaldıktan sonra) sözünü şöyle tamamladı:
«Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öyle veya ona yakın ya da ona benzer bir şey söylemişti.»” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 3)
Çünkü O, öyle büyük bir peygamberdi ki, üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğü bile, O’nun hicrânı ile yanarak ağladı. Susuz kalan ümmetine parmaklarından mûcizevî musluklar aktı. Abdest aldığı su kabından yudumlayan hastalar, şifâ buldu. Sofrasında bulunanlar, lokmaların tesbîhini duydu.[89] O’ndan hâtıra kalan saç ve sakalının mübârek telleri, câmi minberlerinde saklanarak “sakal-ı şerîf” adıyla asırlardan beri ümmete bereket vesîlesi oldu.
Kıyâmette mahşer imâmı O;
Mücrimlerin şefâatçisi O;
Ümmeti için “ümmetî ümmetî” diye sızlanan O, -sallâllâhu aleyhi ve sellem-…
Livâü’l-Hamd[90] O’nun elinde…
Bütün peygamberler O’nun gölgesinde…
Cennetin kapılarını açacak ilk el, yine O’nun eli…
Şeyh Gâlib, bu manzarayı ne güzel dile getirir:
Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda,
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda,
Gülbang-i kudûmün çekilir arş-ı Hudâ’da,
Esmâ-i şerîfin anılır arz u semâda,
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!
Hak’tan bize sultân-ı müeyyedsin Efendim!..
Ucu kıyâmete kadar sürecek olan aşk kâfileleri, O’nun muhabbet ve heyecânı ile akıyor ve akacak!.. Dünyâ ve âhiretin saâdet ve selâmeti, O’na muhabbet sermâyesiyle mümkündür.
Rûhî tekâmül için muhabbet şarttır. Fakat koca bir dağa benzeyen bu esâsın, bir de aynı çapta uçurumu vardır. O da nefret… Ve ikisi bir arada… Muhabbeti lâyıkına, nefreti müstahakkına yöneltmemiz lâzımdır. Biz nefret ettiğimiz şeyin mukâbiline muhabbet göstermek yerine, asıl muhabbet ettiğimizin zıddına nefret duymakla mükellefiz. Çünkü muhabbet öncedir ve sağ kanadı teşkil eder. Nefret ise, sonradır ve sol kanattır. Müslüman da, işte bu iki kanatla uçan kişidir. Ancak bu uçuşta evvelâ muhabbet kanadını hareketlendirmek gerekmektedir.
Muhabbet veya nefret ettiğimiz kimselerin belki maddî beden yapısı bakımından aralarında pek fark olmayabilir. Fakat birinin nûr, öbürünün zift odağı olması bakımından aralarındaki mânevî fark, nâmütenâhîdir.
Varlık Nûru’na muhabbetimiz ve O’nun zıtlarına olan nefretimiz, bunun açık bir işâretidir.
Eskiden mühürlere bir vecîze veya beyit hakkettirmek âdetti. Bezm-i Âlem
Vâlide Sultan, Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemi nûr-i Muhammedî’ye olan muhabbeti sebebiyle halkettiğini ifâde etmek üzere mührüne:
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?!
Zuhûrundan Bezm-i Âlem oldu vâsıl…
mısrâlarını hakkettirmiştir.
Son devrin büyük meşâyıhından Menemen şehîdi M. Es’ad Erbilî Hazretleri, Rasûlullâh’a duyduğu aşkın kavurucu ateşi içinde yanışını ne güzel ifâde eder:
Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş!
Gül âteş, bülbül âteş, sünbül âteş, hâk ü hâr âteş!
“Habîbim, Sen’in güzelliğinin tecellî ederek ortaya çıkmasından (dolayı, sana âşık olan) ilkbahar ateş, gül ateş, bülbül ateş, sünbül ateş, toprak ve diken ateş!..”
Şuâ-yı âfitâbındır yakan bil-cümle uşşâkı;
Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş!
“Bütün âşıkları yakan, (o mübârek yüzünün) güneş (gibi parlak) nûrudur. (Bu sebeple) gönül ateş, sîne ateş, (aşkınla) ağlayan (şu) iki göz dahî ateş!..”
Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek?
Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş
“Bu kadar ateşle aşk şehîdini yıkamak ne mümkün?! Cesed ateş, kefen ateş, şehidi yıkayacak tatlı su dahî ateş!..”
Fuzûlî ise, meşhur Su Kasîdesi’nde, bu hasret dolu gönül yangınını şöyle ifâde eder:
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlâre su
Kim bu denlû dûtuşan odlâre kılmaz çâre su
“Ey göz (Allâh’ın yüce Rasûlü’nün muhabbetiyle) gönlümde (tutuşup alevlenmiş) ateşlere gözyaşından su dökme! Çünkü bu (son) derece (aşk harâretiyle) tutuşmuş olan ateşlere su (dökmek) çâre değildir. (Bu aşk ateşi sönmez!)”
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
“(Fakat yine de gözlerim O’nun aşkından, o kadar ağlamakta ki, şu) dönen gök kubbe (baştanbaşa) su renginde midir; yoksa gözümden (dökülen) su(lar mı, bütün) gök kubbeyi kuşatmıştır (doğrusu bilemiyorum; şaşkın bir hâldeyim).”
Suya virsün bağbân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gül-zâre su
“Bahçıvan gül bahçesini sulamak için (boş yere) zahmet çekmesin! (Zîrâ), bin tane gül bahçesi sulasa, (yâ Rasûlallâh, yine de) Sen’in yüzün gibi bir gül (hiçbir zaman) açılmaz!..”
Dest-bûsu ârzûsuyla ölürsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâre su
“Ey dostlar! Şâyet ben Hazret-i Peygamber’in elini öpme arzusuyla ölürsem, toprağımdan bir testi yapın (ve) onunla (O Yüce) Sevgili’ye su ikrâm edin! (Belki böylece O’nun elini öpmek ve şefâatine vâsıl olmak nasîb olur.)”
Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdir muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su
“(O rahmet Peygamberi’nin) ayağının (değdiği, gezip dolaştığı, mübârek) toprağına ulaşayım diye, su(lar), hiç durmadan ömürler boyu baş(lar)ını taştan taşa vurarak âvâre (ve meclûb bir şekilde) akmaktadır…”
*
İslâm târihinin sahâbe devrinden sonra en ihtişamlı safhasını teşkil eden Osmanlı Devleti, pâdişâhından çobanına kadar bütün halkının Peygamber muhabbetiyle temeyyüz ettiği bir devlettir. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a, her adı anıldığında salât ü selâm getirmekten öteye bir de ihtirâm ile elini kalbine koymak, O’nun menâkıbı okunurken doğum ânını ifâde eden kısımları topyekûn ayakta dinlemek gibi sayısız ihtiram tezâhürünün en mükemmel örneklerini bu yüce devletin zirvesindeki pâdişahlar, bir örf hâline getirerek ortaya koymuşlardır. Medîne-i Münevvere postası geldiği zaman abdestini tazelemeden, oradan gelen kâğıtları öpüp gözüne sürmeden ve ayağa kalkmadan okutturan bir tek Osmanlı pâdişâhı yoktur.
Ayrıca Mescid-i Nebevî’nin tamirinde her taşı, büyük ve küçük abdestli olarak ve besmele ile yerine koyan Osmanlılar’ın bu tamir esnâsında çekiçlerine keçe bağlayarak rûhâniyet-i Rasûlullâh’ı tedirgin kılmaktan teeddüb etmeleri, misli görülmemiş birer edep ve ihtiram numûnesidir.
Yine Osmanlılar devrinde Medîne-i Münevvere’ye gönderilen Surre Alayı, şehre girmeden, yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medîne’nin mânevî havasına hazırlayıp istihâreden sonra mânevî işâretle huzûr-i Rasûlullâh’a yaklaşırlar, ziyâretlerini îfâ ederlerdi. Dönüşlerinde de memleketlerine şifâ ve teberrük maksadıyla Medîne’nin mübârek toprağını götürürlerdi.
Yine Medîne-i Münevvere’nin muhâfazası ile vazîfeli Osmanlı paşaları, arabalarını Mescid-i Nebevî’nin uzağında durdururlar, edeple huzûr-i Rasûlullâh’a yürüyerek gelirlerdi.
Osmanlı pâdişahlarının, zamanının portreleri demek olan minyatürlerinde, sarıklarının ucundaki sorgucun bir süpürge maskotu olduğunu acabâ kim bilir? Bununla Harameyn-i Şerîfeyn’in süpürgecisi olduklarını telâkkî ederler ve Harameyn’in süpürgecilerinin maaşlarını, kendi servetleri içinden verirlerdi.
Bu edebin sayısız misâllerinden biri de şudur:
Sultan I. Ahmed Han, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın “kadem-i şerîf”lerini kavuğunun üstüne resmettirerek, tedâîsinden feyz almaya çalışmış ve:
N’ola tâcum gibi başumda götürsem dâim,
Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusül’ün…
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidür,
Ahmedâ durma yüzün sür kademine O Gül’ün!..
mısrâlarını söylemiştir.
Cihan pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Han ise, kendisini Rasûlullâh’ın hakîkatine eriştirecek bir peygamber vârisi velîyi, dünyâdaki bütün nîmetlerden aziz bilmiş ve:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş;
Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş!..
diyerek, Allah ve Rasûlullah dostuna yakın olabilmenin kıymet ve hasretini belirtmiştir.
Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de bu muhabbeti şöyle dile getirir:
Kudûmun rahmet ü zevk u safâdır yâ Rasûlallâh!
Zuhûrun derd-i uşşâka devâdır yâ Rasûlallâh!
Hüdâyî’ye şefâat kıl eğer zâhir eğer bâtın,
Kapına intisâb etmiş gedâdır yâ Rasûlallâh!
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, Rasûlullâh’ın nûrlu sîmâsını şu şekilde târif ederdi:
وَلَوْ سَمِعَ أَهْلُ مِصْرَ أَوْصَافَ حَدِّه۪
لَمَا بَذَلوُا فِى سَوْمِ يُوسُفَ مِنْ نَقْدٍ
لَوَائِمُ زُلَيْحَا لَوْ رَأَيْنَ جَبِينَهُ
َلاٰثَرْنَ بِالْقَطْعِ الْقُلُوبَ عَلَى اْلأَيْدِ
“Mısır ahâlisi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüzünün güzelliğini işitmiş olsalardı, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın pazarlığında bir kuruş dahî harcamazlardı. Züleyhâ’yı kötüleyen kadınlar, Rasûl-i Ekrem’in nûr gibi parlayan alnını görselerdi, elleri yerinekalblerini keserlerdi.”
Hadîs âlimi, müctehid, İmâm Nevevî Hazretleri, Rasûlullah ile o kadar aynîleşmişti ki; O’nun, karpuzu kırarak mı, keserek mi yediğini bilmediği için, nazarında karpuzun bütün lezzeti kaybolmuştu.
Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar İslâm’ın nûrunu ve feyzini gönüllerde yeşerten büyük velî Seyyid Ahmed-i Yesevî
Hazretleri, 63 yaşında vefât eden Rasûlullâh’a duyduğu engin aşk ve muhabbet sebebiyle bu yaştan sonraki ömründe yeryüzünde dolaşmaya vedâ etmiş, vefât edinceye kadar on yıl, mezar gibi bir mahzende irşad hayâtına devâm etmiştir.
İmâm Mâlik -rahmetullâhi aleyh-, Rasûlullâh’ın bastığı toprağa hürmeten, Medîne-i Münevvere’de hayvan üstüne binmedi. Ayakkabı giymedi. Kendisine hadîs-i şerîften suâl soracak bir misâfir geldiği vakit, önce abdestini tazeler, sarık sarar, güzel koku sürünür, yüksek bir yere oturur, ondan sonra kabûl ederdi. Kendini Allah Rasûlü’nün rûhâniyetine hazırlar, O’nun mübârek kelâmını nakledeceği için edebe son derece îtinâ gösterirdi. Ravza’da imâm iken hep kısık sesle konuşurdu. Devrin halîfesi Ebû Câfer Mansur, birgün huzûr-i saâdette yüksek sesle konuşunca İmâm Mâlik Hazretleri:
“Yâ Halîfe! Bu mekânda sesini kıs! Allâh’ın, Peygamber huzûrunda yüksek sesle konuşulmaması husûsundaki ihtârı, senden daha çok fazîletli olduğu muhakkak olan ashâb için vâkî oldu!..” buyurdu.
Yine İmâm Mâlik Hazretleri, kendisine zulmeden Medîne vâlîsine hakkını helâl etmiş:
“Rasûlullâh’ın torunu olan bir zâta mahşerde dâvâcı olmaktan hayâ ederim!..” buyurmuştur.
Şâir Nâbî, hac yolculuğunda, kâfile Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken, bir paşanın gafleten ayağını Ravza-i Mutahhara’ya doğru uzatmasına çok üzülür. Büyük bir teessür içinde aşağıdaki mısrâları yazarak Rasûlullâh’a olan tâzîmini ifâde eder:
Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!
“Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!”
Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha;
Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu!..
“Ey Nâbî! Bu dergâha, edeb kâidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrâfında pervâne kesildiği ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübârek bir makamdır!..”
Bu, yürekten dökülen samîmî iştiyak karşısında, Rasûlullâh’ın mûcizevî tembihâtıyla Ravza müezzinleri, sabah namazı vakti, bu na’ti minârelerden okurlar. Rasûlullâh’ın bu iltifâtı, Nâbî’yi çok duygulandırır; yaşlı gözlerle Ravza’ya girer…
*
Cemâdât (cansız diye bilinen eşyâ) dahî, O’na muhabbet duymuş ve âşık olmuştur. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- der ki:
“Peygamber Efendimiz ile birlikte Mekke’de idim. Beraberce Mekke’nin bâzı bölgelerine gittik. Dağların ve ağaçların arasından geçiyorduk. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in karşılaştığı bütün dağlar ve ağaçlar; «es-Selâmu aleyke yâ Rasûlallâh!» diyordu.” (Tirmizî, Menâkıb, 6/3626)
Süleyman Çelebi de:
“Bir acep nûr kim güneş pervânesi!..” diyerek, güneşin dahî O’nun etrâfında pervâne olduğunu ifâde eder.
Rasûlullâh’ın, Mîrâc’ından dolayı semâvî âlemlerdeki varlıkların şevk ve heyecânını, şâir Kemâl Edib Kürkçüoğlu mısrâlarında ne güzel ifâde eder:
Şeb-i mîrâcda sîmâsını seyretti diye,
Kapanır yerlere gök secde-i şükrân olarak…
“Mîrac gecesinde Rasûlullâh’ın sîmâsını seyredebildiği için gökyüzü, şükür secdesi olarak yerlere kapanır!”
Can atar her gece Rûhu’l-Kudüs ihrâma girip,
Harem-i muhterem-i kûyuna mihmân olarak…
“Hazret-i Cebrâîl, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaşadığı şehrin mukaddes topraklarına misâfir olarak girebilmek için her gece heyecanla ihrâma girer!..”
Bir gören bir daha görsem diye, Allah Allâh!
Şaşırır aklını ruhsârına hayrân olarak…
“Hazret-i Peygamber’i bir kere gören, O’nun gül yüzüne hayrân olarak aklını kaybeder! «Allah Allâh!.» nidâlarıyla bir kere daha görmenin heyecanına kapılır…”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yaratılıştaki mecâzî muhabbetleri tekâmül ettirerek ulvîleştiren ilâhî muhabbetin tecellî merkezidir. Muhakkak ki mü’min, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- karşısında ilâhî ürperişlerini ve bediî duygularını hissettiği, rûhunu nefsâniyete âit bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O’nun muhabbetinden bir hisse alma ve O’nunla aynîleşme yolundadır.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- ne güzel buyurur:
“İki dünyâ bir gönül için yaratılmıştır! «Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu kâinâtı yaratmazdım!..» ifâdesinin mânâsını iyi düşün!..”
